İnsanların sahip oldukları şeyleri - oyuncak, kitap, kıyafet, vb. - paylaşma alışkanlıkları genellikle çocukluk döneminde şekillenir. Kardeşleriyle veya arkadaşlarıyla vakit geçiren çocuk, sahip olduklarını paylaşmayı öğrenir. "Bu yalnızca benim!" gibi bencilce söylemler geliştirdiğinde ailesi ve/ya öğretmenleri tarafından paylaşmanın önemi vurgulanırsa, örneklerle pekiştirilirse paylaşmanın ne güzel birşey olduğu, elindekini paylaşırsa karşısındaki insanları da mutlu edeceği öğrenilmiş olunur.
Zaman geçtikçe paylaşılmaması gerekenleri de öğrenir insan. Mesela şahsi bilgiler paylaşılmamalıdır çünkü bu bilgiler özeldir ve paylaşılması halinde problemler yaşanabilir.
Bir de sahip olduğu bilgiyi paylaşmanın oluşturabileceği tehlikeleri tecrübe eder insan. Kişinin kendi çabasıyla, okuyarak, araştırarak edindiği bilgi kıymetlidir. Emek harcamış, zamanını öğrenmek için kullanmıştır. Bu bilgiyi paylaştığı durumlarda harcadığı emeklerin bir karşılığı olması gerekmez mi?
Şahsen, bilginin paylaştıkça çoğaldığına, bu tür paylaşımlar sayesinde insanların birbirlerinden yeni bilgiler edinme imkanına kavuştuğuna inananlardanım. Yine de, hepimizin çevresinde art niyetli insanlar olduğunun da farkındayım - bizim özveri ile edindiğimiz bilgileri bir şekilde bizden edinip, kendi bilgisiymiş gibi sunan insanlar mesela.
Bu konuda kendimizi ve bilgimizi - çünkü bilgi bizim hazinemiz oluyor - korumanın bir yolu olmalı. Paylaşmamak çözüm değil, zira "bunları yalnızca ben biliyorum ve kimseye anlatmayacağım" diyorsak, başkalarının da o bilgilerden faydalanmasına izin vermiyorsak, neden öğrendik ki?
Dolayısıyla çözüm yine dikkatli olmakta yatıyor - kimlik bilgilerinizi, kredi kartı bilgilerinizi kiminle paylaşacağınıza nasıl dikkat ediyorsanız, okuyarak, çalışarak, saatler-günler harcayarak edindiğiniz bilgiyi de herkesle paylaşmamak gerekiyor.
24 Ocak 2014 Cuma
13 Ocak 2014 Pazartesi
Sorumluluk Sahibi Sosyaller
Sosyal sorumluluk projesi denildiğinde aklınıza ne geliyor?
Varolan bir sorunun çözülmesine yönelik yürütülen, bütçesi belli, süresi belli çalışmalar, değil mi? Peki, sosyal sorumluluk projelerinde neden yer almalıyız? Bir mecburiyet durumu mu var?
Hayat koşturmacası içerisinde farkında olmadan bazı dengelere zarar veriyoruz.
Biz büyürken, yaşadığımız şehir büyürken, yaşam standartlarımızı yükseltme çabası içerisindeyken atık sularımızın nereye gittiğini, temiz su kaynaklarımızın ne durumda olduğunu düşünmüyoruz pek.
Ya da, iyi eğitim almış bireyler olarak iş hayatında kendimize bir yer edinmeye, edindiğimiz yerde tutunmaya çalışırken, 12 yıl eğitim zorunlu olduğu halde okulun kapısından giremeyen çocuklar pek aklımıza gelmiyor.
"Çocuk da yaparım, kariyer de!" derken, çocuk gelinler geliyor mu aklımıza? Henüz hayatı tanımaya fırsatı olmamışken, babası yaşında adamla evlendirilip, ardı ardına çocuk doğuran kız çocuklarımız var.
Kimseye yardım etmeye, birşeylerin olumlu yönde değişmesine katkı sunmaya yasal bir mecburiyetimiz yok. İşte bu noktada önem kazanıyor sosyal sorumluluk, çünkü insan sosyal bir varlık ve aslında hepimizin yaşadığımız dünyaya, ülkeye, doğaya ve beraber yaşadığımız insanlara karşı sorumluluklarımız var.
Öyleyse buradan küçük bir çağrıda bulunuyorum. İlgi alanınıza hangi konu giriyorsa, o konu ile ilgili bir sosyal sorumluluk projesine dahil olun. Sokak hayvanlarına kötü davranıldığı için mutsuzsanız, bu konuda bir şeyler yapın. Çevremize sahip çıkmamız gerektiğine inanıyorsanız, çevre derneklerinin çalışmalarını takip edip, bunlarda rol alın. Eğitim olanaklarının eşit olmadığını biliyor ve dezavantajlı grupların da aktif eğitime katılımını arttırmak istiyorsanız, eğitim projelerinde gönüllü olun.
Oturduğumuz yerden üzülerek hiçbir şeyi çözmeyeceğini hepimiz biliyoruz. Öyleyse, harekete geçmenin tam zamanı!
Varolan bir sorunun çözülmesine yönelik yürütülen, bütçesi belli, süresi belli çalışmalar, değil mi? Peki, sosyal sorumluluk projelerinde neden yer almalıyız? Bir mecburiyet durumu mu var?
Hayat koşturmacası içerisinde farkında olmadan bazı dengelere zarar veriyoruz.
Biz büyürken, yaşadığımız şehir büyürken, yaşam standartlarımızı yükseltme çabası içerisindeyken atık sularımızın nereye gittiğini, temiz su kaynaklarımızın ne durumda olduğunu düşünmüyoruz pek.
Ya da, iyi eğitim almış bireyler olarak iş hayatında kendimize bir yer edinmeye, edindiğimiz yerde tutunmaya çalışırken, 12 yıl eğitim zorunlu olduğu halde okulun kapısından giremeyen çocuklar pek aklımıza gelmiyor.
"Çocuk da yaparım, kariyer de!" derken, çocuk gelinler geliyor mu aklımıza? Henüz hayatı tanımaya fırsatı olmamışken, babası yaşında adamla evlendirilip, ardı ardına çocuk doğuran kız çocuklarımız var.
Kimseye yardım etmeye, birşeylerin olumlu yönde değişmesine katkı sunmaya yasal bir mecburiyetimiz yok. İşte bu noktada önem kazanıyor sosyal sorumluluk, çünkü insan sosyal bir varlık ve aslında hepimizin yaşadığımız dünyaya, ülkeye, doğaya ve beraber yaşadığımız insanlara karşı sorumluluklarımız var.
Öyleyse buradan küçük bir çağrıda bulunuyorum. İlgi alanınıza hangi konu giriyorsa, o konu ile ilgili bir sosyal sorumluluk projesine dahil olun. Sokak hayvanlarına kötü davranıldığı için mutsuzsanız, bu konuda bir şeyler yapın. Çevremize sahip çıkmamız gerektiğine inanıyorsanız, çevre derneklerinin çalışmalarını takip edip, bunlarda rol alın. Eğitim olanaklarının eşit olmadığını biliyor ve dezavantajlı grupların da aktif eğitime katılımını arttırmak istiyorsanız, eğitim projelerinde gönüllü olun.Oturduğumuz yerden üzülerek hiçbir şeyi çözmeyeceğini hepimiz biliyoruz. Öyleyse, harekete geçmenin tam zamanı!
Etiketler:
çevre,
çözüm,
evcil hayvan,
hareket,
proje,
sahip çıkmak,
sorumluluk,
sorun,
sosyal sorumluluk,
su kaynakları,
toplum
5 Ocak 2014 Pazar
İletişebilenlerden misiniz?
Bir rivayete göre, iletişim çağında yaşıyoruz. İletişim teknikleri üzerine pek çok seminer düzenleniyor, insanlar sertifikalar ediniyor, "iletişim uzmanı" oluyor... yine de iletişim kurma konusunda sürekli, düzenli, göz göre göre hatalar yapmaya devam ediliyor.
Neden?
Öğrendiklerimizi uygulamaya dökmek bu kadar zor mu?
Karşımızdaki insanlarla doğru iletişim kurmak gereksiz bir uğraş gibi mi
geliyor?
Yoksa ego kurbanı mıyız?
Doğru iletişim kurmak çok önemli. Özel hayatın yanı sıra, iş hayatında beraber çalıştığımız kişilerle, yeni tanıştığımız kişilerle yanlış iletişim kurmak sadece işimize zarar vermekle kalmaz, kişilik algımızı da ciddi anlamda zedeler.
Hayatta edindiğim (ve çok önemli olduğunu düşündüğüm) bilgilerden biri şudur: Karşındakini asla aptal yerine koyma.
Herkes aynı zeka seviyesine, bilgi hazinesine, tecrübeye ve görgüye sahip olmak durumunda değil. Yaşam şartlarımız, eğitim düzeylerimiz, kendimiz olma yolunda edindiğimiz deneyimler bizi etrafımızdakilerden farklılaştırır. Lakin, karşındakini aptal yerine koyarak herşeyi idare edebileceğini düşünmek asla akılcı bir tutum değildir. İnsanları idare ettiğini düşünmek ise yanılgıların en büyükleri arasında yer alır.
Doğru iletişim karşındakilere saygı duymakla başlar, ardından sabır gerektirir. Bir öğretmenin sahip olması gereken sakinlikle yaklaşmak gerekir insanlara çünkü ne demek istediğinizi, sizin beklentinizi ve kendisinin sorumluluklarını ilk anlattığınızda anlamayabilirler.
Kullanılan dil de çok önemli. İğneleyici konuşmalardan uzak durmak lazım. Toplum içerisinde "ben" dili itici olduğu kadar, dinleyiciyi konudan uzaklaştırıcı özelliğe de sahiptir.
Doğru iletişim kurabilmek, sağlıklı ilişkiler yaratabilmenin yapı taşını oluşturur ama çoğu zaman egonun sesinden mantığın sesi duyulmaz hale gelir.
2014 yılında küçük bir deneme yapın; egonuzu rafa kaldırın ve doğru iletişim kurmayı öğrenin.
Bakın neler kazanacaksınız!!
Neden?
Öğrendiklerimizi uygulamaya dökmek bu kadar zor mu?
Karşımızdaki insanlarla doğru iletişim kurmak gereksiz bir uğraş gibi mi
geliyor?
Yoksa ego kurbanı mıyız?
Doğru iletişim kurmak çok önemli. Özel hayatın yanı sıra, iş hayatında beraber çalıştığımız kişilerle, yeni tanıştığımız kişilerle yanlış iletişim kurmak sadece işimize zarar vermekle kalmaz, kişilik algımızı da ciddi anlamda zedeler.
Hayatta edindiğim (ve çok önemli olduğunu düşündüğüm) bilgilerden biri şudur: Karşındakini asla aptal yerine koyma.
Herkes aynı zeka seviyesine, bilgi hazinesine, tecrübeye ve görgüye sahip olmak durumunda değil. Yaşam şartlarımız, eğitim düzeylerimiz, kendimiz olma yolunda edindiğimiz deneyimler bizi etrafımızdakilerden farklılaştırır. Lakin, karşındakini aptal yerine koyarak herşeyi idare edebileceğini düşünmek asla akılcı bir tutum değildir. İnsanları idare ettiğini düşünmek ise yanılgıların en büyükleri arasında yer alır.
Doğru iletişim karşındakilere saygı duymakla başlar, ardından sabır gerektirir. Bir öğretmenin sahip olması gereken sakinlikle yaklaşmak gerekir insanlara çünkü ne demek istediğinizi, sizin beklentinizi ve kendisinin sorumluluklarını ilk anlattığınızda anlamayabilirler.
Kullanılan dil de çok önemli. İğneleyici konuşmalardan uzak durmak lazım. Toplum içerisinde "ben" dili itici olduğu kadar, dinleyiciyi konudan uzaklaştırıcı özelliğe de sahiptir.
Doğru iletişim kurabilmek, sağlıklı ilişkiler yaratabilmenin yapı taşını oluşturur ama çoğu zaman egonun sesinden mantığın sesi duyulmaz hale gelir.
2014 yılında küçük bir deneme yapın; egonuzu rafa kaldırın ve doğru iletişim kurmayı öğrenin.
Bakın neler kazanacaksınız!!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


