25 Aralık 2014 Perşembe

'Bana teyze dediler' reklamının gerçekleri yüzümüze çarpması

Anadolu Hayat Emeklilik firmasının son zamanlarda televizyonda ve radyoda sürekli dönen yeni reklamı #banateyzedediler ve #banaamcadediler neredeyse her sohbette konuşulur hale geldi.
Şahsi görüşüm: reklam çok başarılı!
Kendine güvenir görünen genç bir kadının/erkeğin, kendisine teyze/amca diye hitap edilmesi sonucunda "kararan" dünyası gayet güzel canlandırılmış.

Zaman gerçekten çok hızlı geçiyor ve günlük hayatımızın koşturmacaları içerisinde yuvarlanıp giderken, çoğumuz geleceği planlamayı pek de öncelik sıralamasında listenin başlarına koymuyor. Daha öncelerde, yine aynı kurumun bir sloganı vardı, o sloganı da bir hayli içselleştirmiştik: 'Gelecek de bir gün gelecek'.

Biraz ufak tefek olmamdan dolayı sanırım, henüz kimse bana teyze demiyor, halen 'abla' statüsündeyim toplum içerisinde. Öyle ki, öğrenci zannedenler, 'okuyor musun evladım sen?'den tutun da, 'sen hangi okuldasın' diyenlere kadar değişkenlik gösteriyor.

Her ne kadar henüz kimse tarafından teyze sıfatı ile hüzünlendirilmemiş olsam da, yaş aldığımın ve her geçen sene bu yaşın bir tık daha ileri giderek toplum içerisinde bana karşı olan algıyı etkilediğinin farkındayım.

Geçen akşam bir sohbet esnasında, insanların yaşı ile olgunluğu arasında var olmayan dengeyi tartıştık. Benim düşüncem; "insanın yaşının büyük olması, olgun bir birey olduğu anlamına gelmez" yönünde. Bu görüşüm de tecrübe ile sabittir. Zira, 40 yaşında olup da damla olgunluk sahibi olmayan insanlar ile daha 13 yaşında olduğu halde hayatın gayet farkında olan insanları karşılaştırdığınızda, tezimi savunmak için cümle kurmama bile gerek kalmıyor.

Söyleyeceğim şu ki, insanın geleceğini planlayabilmesi, hayallerine yönelik yatırım yapabilmesi ve başarı elde edebilmesi için belli bir olgunluğa sahip olması gerekiyor. Sürekli tüketmeye yönlendirilen bir toplumda ise, sürü psikolojisi ile yönlendirilen 'yetişkinler' çoğunluktayken, bireysel emeklilik veya herhangi bir yatırım aracı ile, hasbelkader ciddi meblağlar biriktirmek başarılsa bile, faydaya dönüşümü için yine olgunluk gerekli.

Bugünlerde hepimiz sahte bir yeni yıl coşkusu içerisinde 2014'ten bir an önce kurtulmanın derdindeyiz. Sanki, 2015'e geçtiğimizi gösteren bir kaç dakikalık değişim bizi farklılaştıracakmış gibi, eski yılda yapamadıklarımızı yeni yılın bize vereceğine inanmaya şartlamışız kendimizi. Size bir sır veriyim; 31 Aralık 2014 gecesi saat 23:59'dan 00.00'a geçerken, Noel Baba sihirli değnekle başımıza dokunup hayatımızı değiştirecek yıldız tozunu yüzümüze üflemeyecek.

O yüzden siz en iyisi, yeni yıldan değil, hayattan ne istediğinize karar verin ve bu kararlar 'sağlık, huzur, mutluluk' gibi soyut - geniş kapsamlı kavramların dışında olsun. Somut şeyler isteyin hayattan ve siz elinizden gelenin en iyisini yapmadığınız takdirde hayatın size mavi boncuk bile vermeyeceğini kabul edin.
Böylelikle, ileride gerçekten amca/teyze olduğunuzda, elle tutulur başarılar sahibi olduğunuz gibi, birikim yapmadığı için dünyası kararan insanlardan farkınız olsun. ;)


22 Aralık 2014 Pazartesi

Avrupa Kafasıyla Türkiye'de İş Yapmak...

Gerçekten zordur!

Eğer iş hayatı ile ilgili ilk deneyimlerinizi Avrupa'da edinmişseniz, ardından da kendinizi Türkiye'de bulmuşsanız, aradan kaç yıl geçerse geçsin bu ülkede var olan sistemsizlik sistemine uyum sağlamanız imkansıza yakındır.

İş hayatı ile özel hayat birbiri ile entegredir aslında. Özel hayatınızda dürüst bir insan olup da, iş hayatında sahtekar olabilmek için ciddi kişilik bozukluklarınızın olması gerekir. Bir insan kendini dürüst olarak görüyorsa, hayatın her alanında bu özelliğini sergiliyor olması gerekir.

Lakin, hangi ülkede olursanız olun, iş dünyası yüzünüze gülerken arkanızda hançerle bekleyen, kan kokusu aldığında sakince yaklaşarak 'av' olmanız için gerekli 'yardım'ı gösteren insanlarla doludur.

Hikayemiz şöyle: Siz kartlarınızı masaya koyar, gayet açık ve net bir şekilde durumu izah edersiniz. Çalışma alanınız her ne ise, işlerin doğru ve fayda yaratacak şekilde yapılabilmesi için uyulması gereken kurallar vardır ve siz bu kurallardan haberdar olduğunuz gibi, karşı tarafı da bilgilendirirsiniz. Şimdi gerçekleşmesi gereken, karar verme ve harekete geçme sürecidir. Bu süreç nedense hiç bir defasında olması gerektiği zaman diliminde gerçekleşmez. Kurallar bükülmeye çalışılır, sağladığınız bilgiler karşı tarafın zihnine bir türlü erişmez zira karşınızdaki sadece kendi çıkarının peşinde olduğundan büyük resmi görmekten başarıyla kaçınmaktadır.

Yeni yıla girerken, sadece eski yılı değil, eski yılları gözden geçirdiğimde, Türkiye'deki öğrenme deneyimimin ne tür zorluklarla dolu olduğunu bir kez daha hatırladım. 2008 yılında döndüğümden beri, İngiliz kafasıyla, sistemli, kurallı, planlı çalışmak için çaba sarf ediyorum. Elbette tek başıma çalışmadığım, farklı alanlardan/kurumlardan insanların ihtiyaçlarına göre proje ürettiğim için işlerin son dakikaya kalması, proje son halini aldıktan sonra alakasız değişiklikler istenmesi, üzerinde defalarca konuşulan konular sanki hiç konuşulmamış gibi davranılması gereğinden fazla karşılaştığım durumlar.

Nedense her konuda bir arka kapı arayan, kendisine yardımcı olmaya çalışan kişileri bile oyuna getirmeye çalışan insanlarla muhattap olmak zorunda kaldığınızda, bu davranışların ardındaki mantığı sorguluyorsunuz - ki ben bu davranışların kayıptan başka bir şeye yol açmadığının farkındayım.

Eğitim, teknoloji, ulaştırma, gıda, spor gibi birbirinden farklı alanda kurumların maddi desteklerden faydalanarak hem kendilerini geliştirmeleri, hem de minimum harcama ile maksimum kazanç elde etmeleri için destek sunarken, Türkiye'deki kafa yapısının hızla olumlu yönde değişmesi gerektiğine inanıyorum.

1 Aralık 2014 Pazartesi

Baş düşmanım: ATALET

Uzun zaman önce seyretmiş olduğum ama içeriğini unuttuğum bir filmi yeniden izledim: Unbreakable

Filmi kısaca özetlemek gerekirse, Samuel L. Jackson doğuştan bir hastalığın pençesinde, kemikleri çok kolay kırılıyor, hayatı boyunca 'Cam Adam' olmanın yarattığı sorunlarla baş etmesi gerekiyor. Bir diğer yanda da mutsuz bir Bruce Willis var, kendisi ile tren yolculuğu esnasında tanışıyoruz. Feci bir kaza sonucu tren raylardan çıkıyor, Bruce hariç herkes ölüyor, bizim adam burnu bile kanamadan kurtuluyor. Herkes şokta tabii...

Filmin geri kalanı boyunca, kafayı süper kahramanların gerçek hayattaki yansımalarına takmış olan, çizgi roman kolleksiyoneri Samuel, Bruce'un özel güçleri olduğuna ikna olması için elinden geleni yapıyor - öğreniyoruz ki adam haklı, Bruce su yutmadığı sürece zarar görmeyecek kadar güçlü. Su yutunca boğuluyor, ölüm ile burun buruna geliyor.

Son sahnede, artık Bruce güçlerini fark etmiş, kimliğini kabul etmiş, Samuel'a teşekkür ediyor. Artık mutsuz değil, hayatta bir amacı olduğuna inanıyor. O ana kadar masumiyet melekesi görünümünde olan Samuel'ın Bruce'u bulabilmek için uçağı hava uçurduğunu, oteli yaktığını ve hatta treni raydan çıkarttığını öğreniyoruz.

Filmin kapanışı bence şu cümle 'her kahramanın bir baş düşmanı vardır ve kahraman ile baş düşman çoğu zaman yakın dosttur.'

İşlerini bir türlü tamamlamayan, her şeyi erteleyen, sorumluluk almaktan kaçınan insanlar ile son zamanlarda o kadar çok karşılaşıyorum ki, ben de kendi baş düşmanımın ne olduğunu fark ettim. İnsanların harekete geçmesini engelleyen o atalet var ya, işte kendisi benim baş düşmanım oluyor!

Süper kahraman hikayelerinde olduğu gibi hayatımı atalet ile savaşmaya adayacak değilim elbette ama en azından yakın çevremde var olmasına izin vermemeye kararlıyım.


Kararsızlık ileri adım atmamızı engeller. Bir şeyi ya yapmaya karar vermeli insan, ya da yapmamaya. İki ucun arasında mekik dokurken geçen zamana ömür deniyor, ve o zaman geri gelmiyor. 





12 Kasım 2014 Çarşamba

Ne istediğini bilmek pek mühim!

Proje danışmanlığı yapıyorum.
Bu işi 2008 yılından beri yapıyorum.
Farklı kurumlarda görev yaptım, freelance çalıştım, bağımsız danışmanlık yaptım.
Hal böyle olunca da bir çok sektörden kişi ile tanışma - çalışma imkanım oldu.

En çok karşılaştığım soruların başında şu geliyor: Biz ne yapabiliriz?
İster sivil toplum kuruluşu olsun, ister özel işletme, kurum olarak neler yapabileceğini bilmiyorsa bu noktada büyük bir sorun var demektir. Kendine hedef belirlememiş, strateji oluşturmamış olduğu için kapasitesinin farkında olmayan bir kurum yenilikçi - rekabetçi olabilir mi?

Program kapsamında ne tür faaliyetler gerçekleştirilebileceğine karar verdikten hemen sonra (istisnasız bütün kurumlarda) karşılaştığım soru ise artık hiç şaşırtmıyor: Bu projenin bize ne faydası olacak?
Bu cümlede 'fayda' kelimesi tamamen 'maddi kazanç' anlamında kullanılıyor. Aksi mümkün değil zira bu meşhur soru sorulana kadar ben çoktan projenin hem kuruma, hem de hedef kitlelere sağlayacağı faydaları açıklamış oluyorum.
Kar amacı gütmeyen kurumlardan tutun da, maddi durumu iyinin üzerinde olan işletmelere kadar, bu soru her defasında soruluyorsa, büyük harflerle, hatta altı çizili, mümkünse neon ışıklarla bezeli şekilde belirtilmesi gereken bir şey var: HER ŞEY PARA DEĞİL!

Özellikle yatırım projelerinde sıklıkla karşılaştığım bir durum ise, yatırımcının ne yapmak istediğini bilmeyişi.
Örneğin, Tarım ve Kırsal Kalkınmanın Desteklenmesi Kurumu (TKDK) tarafından her sene çağrı yayınlanıyor, 3 ana başlığın altında süt ürünlerinin işlenmesi-pazarlanmasından tutun da, kırsal turizm kapsamında konaklama tesisleri yapılmasına kadar çeşitli alanlarda yatırım tutarının en fazla %50'sine kadar hibe desteği sağlanıyor.
Bu alanda karşılaştığım soru, ilk baştaki soruya bir hayli benziyor: Bizim 100 dönüm arazimiz var, neye yatırım yapalım?

Açıkçası, ben TKDK kapsamında yatırım yapacak olsam, ilk önce kırsal turizm programına başvuruda bulunur, en fazla 25 oda kapasiteli, bungalowlardan oluşan, spor alanları bulunan ve yaz-kış etkinlik düzenlemeye müsait salonları bulunan bir otel yaparım.
Peki ya siz turizm ile uğraşmak istemiyorsanız ne olacak? Siz belki de pastırma-sucuk üretmek istiyorsunuz, entegre tesis kurmanız gerekiyor bunun için ya da hep balıkçılık ile uğraşmak istediniz ve kültür balıkçılığının desteklenmesi tam size göre bir kaynak...

Kurumların kendi başına karar verme becerileri yoktur, kurumları yöneten kişilerin, kurumlarda görev yapan kişilerin hedef belirleyerek, önceliklerini doğru tanımlayarak, kişisel ve kurumsal gelişimlerini sağlayacak kararlar almaları gerekir.
Karar aldıktan sonra da rafa koymak değil, harekete geçmek gerekir.
Girişimcilere ve girişmek isteyenlere naçizane bir tavsiye: Ne istediğinizi bilin, karar verdiğiniz zaman ise ertelemekten vazgeçin ;)


13 Eylül 2014 Cumartesi

Dilimin ucu

Dilimin ucunda tarif etmesi pek zor olan bir kalabalık var.
Sanki İstanbul'un yarı nüfusu kadar cümle orada
takılmış kalmış. Ben söylemedikçe de yığılma devam ediyor.

Köprü trafiği gibi, hep arkadan yeni cümleler gelmeye devam ediyor ama öndekiler dilimin ucundan düşüp özgürleşemedikleri için kedi yavruları gibi çoğaldıkça çoğalıyorlar.

Tabii, kedi yavruları kadar şirin değil dilimin ucunda saklı tuttuğum cümleler. Beynimde işlem görüp, dilimin ucuna kadar iletildikleri halde ses bulmayışlarının da (bence) mantıklı bir sebebi var.

Almış olduğumuz eğitim, yaşadığımız hayat, DNA'mıza bulaştırılan görgü kuralları uyarınca, insan her aklına geleni, ilk aklına geldiğinde ve ham haliyle pat diye söylememeli. 'Ben böyle düşünüyorum ve söylemek istiyorum fakat bu cümlenin karşımdaki insana, ve bu bağlamda bana ve yaşanacaklara ne tür etkileri olabilir?' diye mantık süzgecinden geçirmeli.

Bu iyi mi, kötü mü bilmiyorum ama benim mantık süzgecim biraz fazla ve gereğinden hızlı işliyor olsa gerek ki, karşımdakini kırabileceğini düşündüğüm, yanlış anlaşılabileceğine inandığım ya da bazı durumlarda kaba, kırıcı, duygusuz olarak itham edilebileceğime garanti verebileceğim cümleler beynimde oluştuğunda süzgeç alarm veriyor.

'Sus!' diyor, 'sakın söyleme o aklındakini'. Hatta zaman zaman 'Hiç konuşmasan çok daha iyi olacak.' diye yorum yaptığı da oluyor kendisinin. Ben de haliyle mantığın sesini dinleyip, laflarımı yutuyorum.

Bazen tanıdığım insanlara karşı söylemek istediğim şeyler, bazen ise hiç tanımadığım, yolda gördüğüm kişilere veya şahit olduğum olaylara vermek istediğim tepkiler dilimin ucunda birikmeye devam ediyor.




Ve sanırım (maalesef) beynimde bu birikmiş ve kullanılmayacak cümleleri atıp, sonra da sistemden temizleyecek bir 'geri dönüşüm kutusu' yok.
Bu birikintiler ile de sanatsal bir çalışma yapamayacağıma göre, bir şekilde sistemden çıkmalarını sağlamam gerekiyor.

Dilimi tutmak, susmak, söylememek sıkıntılı durumların geçmesini sağlıyor olsa bile, gerçek anlamda bir çözüm yaratmıyor. Zira, düşündüğünü düşündüğün gibi ifade etmediğin sürece, ne düşünüyor olduğunun da hiç bir önemi kalmıyor. Boşa düşünmüş, kafayı boşa çalıştırmış, enerjini gereksiz yere kullanmış oluyorsun.

Bu açmazın mutlaka mantıklı bir çıkar yolu vardır elbet. Umarım yakında bulurum, zira dilimin ucundakiler kaçak verir de cümleler dökülürse bir takım gözyaşları, bir takım üzüntülere yol açabilir. Hoş olmaz :)



12 Ağustos 2014 Salı

Öyle hop diye olmuyor...

Doğduğum günden beri aktif olarak toplumun bir parçası olduğumu düşünelim. Hadi, ilk 1-2 yıl iletişim tekniklerini öğrenmekle, kendini ifade etme çabaları ile geçti. Dilim dönmeye başladığından beri de konuşuyorum desem, yalan sayılmaz. Kreş, anaokulu, ilkokul ve bilumum eğitim kurumlarının yanı sıra sosyal, kültürel ve sanatsal meraklarım dolayısıyla içinde yer aldığım diğer okullar sayesinde çevrem hiç bir zaman kısıtlı sayıda insandan oluşmadı. Dolayısıyla her zaman hayatımda bir sosyalleşme faktörü vardı.

Vakti zamanında İngiltere'de bir karnavalda el falına bakan yaşlı bir kadın, falıma bile bakmadan bana 'sen hayatını konuşarak kazanacaksın' demişti. O zaman daha üniversite birinci sınıftaydım. Kariyerimin danışmanlık sektöründe olduğunu bilmediğimden, 'ben ne konuşacağım ki o kadar?!' demiş, kadına inanmamıştım.
Üzerinden 10 yıl geçti, ben işim gereği sürekli konuşmak, sürekli birilerine bir şeyler anlatmak durumundayım :)

Hal böyle olunca, çeşit çeşit insanla tanışıyorum. İnsanları izlemeyi, okumayı sevdiğimden olsa gerek, satır aralarına da dikkat ediyorum hem sosyal hem de iş ilişkilerimde.

Değişim zordur.
Değişmemek ölümcüldür.
Tanıdığım tüm insanların inkar edemeyecekleri tek bir ortak noktasını bulmam gerekseydi, şüphesiz bu ortak nokta hepsinin değişim istemesi olurdu.

Lakin, değişim dediğin öyle hop diye olmuyor.
'Armut piş, ağzıma düş' yok hayatta. Tam tersi, 'emeksiz ekmek olmaz' gerçeği ile yüz yüzeyiz.

Değişim istiyorsan, ilk önce ne istediğine karar ver. Hedefini belirle. Sonra, al başını ellerinin arasına, bak önündeki boş kağıda... Çizmeye başla. Bulunduğun noktadan hedeflediğin noktaya giden yolu çiz.
Ve, eğer gerçekten istiyorsan o hedefe ulaşmayı, gerçekten istiyorsan değişimi, artık atalet ile vedalaşma zamanı.

Bulunduğun noktada öyle durmaya devam edersen, yanından geçip ilerleyenlere baktığında iç çekmeye hakkın olmaz.
Harekete geç.




30 Haziran 2014 Pazartesi

Yarım günü yarı kör olarak geçirmek

Cumartesi günü göz doktoruna gittim. (Hikayenin gayet sıradan bir başlangıcı var, herkes göz doktoruna gidebilir, sıradışı bir olay değil elbette...)
Uzun zamandır ihmal ettiğim gözlerim artık kendilerine ilgi-alaka göstermem gerektiğinin sinyalini veriyordu, dolayısıyla ben de eve en yakın göz hastanesinden randevu alarak, saat 11:30 randevusunda hazır asker modunda beklemeye geçtim.
İlk muayene yapıldıktan sonra, gözüme damla damlatılacağını, sonrasında tekrar muayene edileceğini öğrendim. Damlanın gözüme değmesi ile birlikte oluşan yanma hissi pek tarif edilebilir değil açıkçası. 10 dakika sonra damla tekrarlandı. Elbette yanma da tekrarlandı.
Damlanın etkisi ile ilk önce uzaktaki nesneler-yazılar-varlıklar belirsizleşmeye başladı. 'Sorun değil' dedim kendi kendime, 'önümü görebiliyorum ve telefonumun ekranını görebiliyorum.'
Görüş yetim gitgide azalırken, bir alt kata inmem gerektiğini, sonra tekrar aynı kata çıkıp doktorun odasına gidebileceğimi öğrendim. Zaten dönerek inen merdivenlerin tırabzanlarını ne kadar sıkı tuttuğumu hayal edebilirsiniz sanırım.
Başarıyla aynı kata döndüm, muayene sürecini tamamladım, reçetemi doktor bana uzattı. Ve elbette ben kağıdın üzerinde ne yazdığını görmüyordum. 'Rica etsem söyler misiniz, ne yazıyor elinizdeki kağıtta?' demem gerekti camları kaç numara yaptırmak gerektiğini ve artık hayatımda astigmat olduğunu öğrenmem için.
'Görüşüm ne zaman düzelecek?' sorusunun cevabı ise '2-3 saate kadar' oldu.
Uzakta veya yakında olması fark etmeksizin, objeler yabancılaşmıştı, insanların yüzleri ise mümkün değil seçilmiyordu. Kolumdaki saate baktığımda sadece ışık hüzmesi görüyordum, insanlar ise sıvılaşması muhtemel varlık formlarıydı.
Binadan çıktım.
Bulunduğum yeri gayet iyi tanıyor olmanın rahatlığı ve eve yürüyerek gideceğim için şanslı olduğum düşüncesi ile yavaşça yürümeye başladım. Saat 1'e geliyordu ve annem ile eşim muhtemelen beni merak etmişti. Onları arayıp, eve gidiyor olduğumu haber vermeliydim. Lakin telefonun ekranı benim için kapkaranlık bir dünyaydı.

Karşıdan bana doğru yürümekte olan bir amcaya seslendim; 'Pardon, yardımcı olur musunuz?'
Düşünsenize, gayet spor giyimli, gözünde güneş gözlüklü bir kadın size cep telefonunu uzatarak 'bu ekranda şimdi ışık var mı? Ne görünüyor?' diye sorsa, ne tepki verirsiniz acaba!!
Akıllı telefonların görme engelliler için yapılmış olanları var mı acaba diye düşündüm, çünkü bu haliyle kullanılması mümkün değildi.

20 dakikalık bir yürüyüşün ardından eve geldiğimde güvenli bölgede olduğumu bilmenin huzurunu hissettim.
Sorular ve üzüntüler dolaşmaya başladı zihnimde. İstanbul görme engelliler için hiç de uygun bir şehir değil. Bir görme engellinin tek başına şehir içinde seyahat etmesi, kaldırımda yürürken bile güvende olmayacağı için, ulaşım ile ateş çemberinin içinden geçmek veya kafanı aslanın ağzına sokmak, ya da incecik bir ipin üzerinde hiçbir şeye tutunmadan dengede yürümek ile eş değer.