30 Aralık 2013 Pazartesi

2013 Defterini Kapatırken

31 Aralık 2013.
Yılın son günü.

Peki, farklı mı gerçekten bugün yarından? Ya da dün bugünden?

00:00 itibariyle bir anda sihirli değnek ile mi değişecek hayatımız?

Elbette hayır.

Yeniyıldan hepimizin çok güzel dilekleri var.
"Yeni yıl sağlık, mutluluk, huzur, başarı, para, ev, araba, tatil vs. vs getirsin."
Getirsin tabii, koskoca yıl, eli boş gelmesin.

2014 kendi başına hiçbirşey değiştiremez hayatımızda. Tıpkı 2013'ün, ve ondan önce pek çok yılın değiştiremediği gibi.
Lakin, elele verilirse, bu yeniyıl hepimize istediklerimizi elde edeceğimiz yolda ilerleme fırsatı sunacaktır.

Her senenin bitiminde kendimce bir muhakeme yapıyorum. Neler geldi, neler gitti. Manevi kar-zarar tablosu da diyebiliriz.
Sevmediğim bazı yıllar oluyor aralarda.."bana iyi gelmedi bu sene" diyorum. Demek ki çok üzülmüşüm, yıpranmışım, hedeflerimden uzak kalmışım.
Tabii her 31 Aralık günü ben de pek çok kişi gibi kendime bir liste yapıyorum:

  1. Bu sene kendime daha çok zaman ayıracağım.
  2. İnsanlara hak ettiklerinden daha fazla değer vermeyeceğim.
  3. Sabah yürüyüşleri ile uyku kavga ettiğinde, yürüyüş kazanacak.
  4. Memmuniyetim kadar, hayalkırıklarımı da ifade edeceğim.
  5. Okunacak kitaplar listeme sadık kalacağım..... diye devam ediyor mesela benim listem.
Yarından itibaren bu listenin hayalden gerçeğe dönüşmesi kimin elinde?
Yeniyıl ve Noel Baba'nın mı?
Tanıdığım veya tanımadığım insanların mı?
Yoksa sadece benim mi?

Tamam, belki de sadece benim elimde değil ama kabul etmek lazım ki, sadece dilek dileyip, gerisini hayatın akışına bırakmak pek de mantıklı değil.

O yüzden hepimiz için tek bir dileğim var: Farkındalığımızın arttığı, akıl terazimizin doğru çalıştığı, karşımıza çıkan şansları fark edebilecek görüşe sahip olduğumuz, gözlerimizin kapalı olmadığı bir yıl diliyorum.

Mutlu Yıllar!

16 Aralık 2013 Pazartesi

Tavizin sonu!

Yaşam sadece bizim kontrolümüzde değil. Yani aslında hiç bir zaman tam olarak bağımsız bireyler olamıyoruz. Bunun sebebi de insan doğasına sosyal bir varlık olmanın işlenmiş olması. Bir diğer deyişle, başka insanlar ile olan etkileşimimiz sayesinde var olduğumuzu ispat edebiliyoruz.

Peki, insan ilişkilerinde ne kadar kendimiz olabiliyoruz? Neden taviz veriyoruz? Taviz verdiğimizde sonuçları ne oluyor?

İlk olarak neden taviz verdiğimizi düşünelim. İkili ilişkilerde alışmış olduğumuz bir 'alttan alma' olgusu var. Durumlar daha kötüye gitmesin diye, işler yokuşa sürülmesin diye, karşımızdaki kişi veya kişileri alttan alıp, normalde kabul etmeyeceğimiz şartlara göz yumabiliyoruz.

Peki, karşı taraf bizim bu tür tavizlerimizden ne sonuç çıkartıyor?
"Aman üzülmesin!", "Şimdi iş uzamasın.", "Ne yapalım, bu sefer de böyle olsun." dediğimiz sürece, karşı tarafın aklına yerleşen şudur: "Ben bu insana ne istersem yaptırabilirim!" - Bir nevi "zafer benim" mentalitesi yaratıyoruz onlarda.

Halbuki hepimizin kendi doğruları, "yapmam" diye kabullendikleri, eğilip bükülmesine razı olmayacağı kuralları var. Biz karşımızdaki kişiler için bu kuralların dışına her çıktığımızda aslında kendimiz olmaktan uzaklaşmıyor muyuz?

Öyleyse ne yapmak lazım?
Kırmızı çizgilerimizi biz bildiğimiz gibi, karşımızdaki insanların da net olarak bilmesi gerekiyor. İstemediğimiz halde yaptığımız her şey bizi kendimiz olmaktan uzaklaştıracağı gibi, yapılan işin içeriği ne olursa olsun, kalitesi  de bizi tatmin etmeyecektir.


10 Aralık 2013 Salı

"Ben bilmediğimi bildiğim için, diğer insanlardan farklıyım"

Doğum yerim Kadıköy... İstanbul'da yaşadığım süre boyunca da hep Anadolu yakasında oldu evimiz. Hal böyle olunca Kadıköy'ün bir parçası olarak görüyorum kendimi. Sağolsun annem de derneklerde aktif olduğundan, Kadıköy'de ne olur ne biter biliyoruz çoğu zaman.

Evimize de düzenli olarak "Gazete Kadıköy" giriyor, bilgileri güncelliyor.

Bugünün yazısı da gazeteden (İnal Aydınoğlu'nun kaleminden). Okurken beğendiğim ve paylaşmak istediğim bir bölümü yorum katmadan paylaşıyorum. Zaten yoruma da pek gerek yok, mesaj gayet net!

"Bilginin iki yanı vardır. İdrak ve bilgelik. İdrak, bilginin özüne, gerçeğine ulaşmak, kendini bilmek ve ne bildiğinin bilincinde olmaktır. Bir insan dünyada yazılmış olan kitapların tümünü okusa bile hala içinde bir "neden" sorusu kalacaktır. Bunun cevabı dünyasal bilgilerle bulunamaz. Ünlü bilgin Einstein: "Bir kum tanesinin  gizemini çözmeyi başarabilseydik, tüm dünyanın gizemini çözmüş olurduk" der. Bilgi sınırsızdır, insanın sımırlı yaşamı, "Bilirim" demeye yetmez. Sokrates: "Ben bilmediğimi bildiğim için, diğer insanlardan farklıyım" der.

Bilgelik ise bilgiyi yaşama yansıtmak, bilgiyi içine sindirerek bilgiye göre yaşamaktır. Bilgi insanı olgunlaştırmalı, gurur ve kibirden uzaklaştırmalı, tevazu içinde insanlara yaklaştırmalı, ilgiye ve sevgiye ulaştırmalıdır. Bilge bir kişi: "Olgun adam bilgisini saat gibi taşır, çıkarıp herkese göstermez. Sessizce kendi yaşamına yansıtır" der. Çünkü bilgelik, bilgiyi içe yansıtmak ve bilgiyle yaşamaktır. Hacı Bektaşı Veli: "Bilgi gerçeğe giden yolları aydınlatan ışıktır" der.

Öğrendiklerine göre yaşayamayan, öğrenerek kendi içindeki evreni keşfedemeyen, öğrendikleriyle içini aydınlatamayan, bilgiyle dünyanın gerçeğine ve ruhsal zenginliğine ulaşamayan insan her gün sırtına ağır bir kitap daha yükleyip altında ezilen bir hamala benzer."

Dediğim gibi... Mesaj gayet net :)

5 Aralık 2013 Perşembe

Biliyor olmak

Teknolojinin lütuflarından günlük hayatımızda bazen hiç de farkında olmadan faydalanıyoruz. İnternette google gibi arama motorları ile anahtar kelimeler kullanarak aradığımız bilgiye kolaylıkla ulaşabiliyoruz. Facebook-Twitter gibi sosyal medya kanalları sayesinde dünyanın dört bir yanında tanıdığımız kişilerden haberdar olabiliyoruz. Uzun zamandır yüzyüze görüşme fırsatı bulamadığımız dostlarımızla sohbet edebiliyoruz. Takip ettiğimiz yazarlar, sanatçılar, akademisyenler ne zaman, ne düşünüyor öğrenebiliyoruz.

Aslında bilgi gitgide daha ulaşılabilir oluyor fakat bizim farkındalığımız aynı hızla ilerlemiyor maalesef.

İngilizce çok hoşuma giden bir terim vardır; "to be in the know". Türkçe'ye "biliyor olmak" diye çevirebiliriz anlam kaybı olmadan.

Bence iş hayatında çok önemli "biliyor olmak".. Takip etmek, gelişmelerin farkında olmak, çevrende olan
bitene kör-sağır olmamak. Zira kendi yaptıklarınıza fazlaca odaklanıp, etrafınızın farkında olmazsanız pek çok tehlikeyi de görme imkanını yitirebilirsiniz.

"Nedir mesela bu tehlikeler?" sorusunu duyar gibiyim.. Mizansenle cevap verelim öyleyse.

Örneğin, bir ekip çalışması içerisindesiniz ve herkesin farklı sorumlulukları var. Lakin, siz kendi sorumluluklarınıza o kadar odaklanmışsınız ki, diğer kişilerin iş takibinden haberdar değilsiniz. Nedir bu durumda olası tehlike? Siz herşeyi kusursuz işler hale getirdiğiniz de, bir bakarsınız diğer ekip arkadaşlarınızdan bazıları çalışma takviminin çok gerisinde kalmış, planlamanın dışına çıkmış.. İş bambaşka bir hal almış ve kilitlenme noktasına gelmiş. Sizin onca emeğinize ne oldu peki? "Hay aksi, keşke gözümü-kulağımı daha açık tutsaydım!"

Başka bir örnek daha... İletişim yetenekleri, bilgi paylaşma alışkanlıkları etkin olmayan bir partner ile çalışıyorsunuz. Görüşmeleri, planlamaları, takvimi hakkında bilgi paylaşmıyor ama bu iş yapmadığı anlamına da gelmiyor. Sormadıkça bilgi edinemiyorsunuz ama siz de kendi işinizden başınızı kaldırıp kimseyi takip edebilecek durumda değilsiniz. Burada da bir sorun kokusu alıyorsunuz değil mi?

Dolayısıyla, biliyor olmak düşündüğümüzden daha önemli. Bilgi halkalarının dışında kalmak, kendi kendimize kör nokta oluşturmak gibi bir durum. O yüzden, benden minik bir tavsiye.... Biliyor olmaya özen gösterin.

23 Kasım 2013 Cumartesi

Hayata karşı dimdik duran kadınlar için

Çoğu zaman alışkanlıklarımızın farkında olmadan yaşıyoruz. Ta ki, yaşamak durumunda olduğumuz mekan ve koşullar bizi bu alışkanlıklarımızı gözden geçirmeye itene kadar.

Hepimizin alışmış olduğu bazı hayat standartları var; bu standartlar da gelir düzeyimiz, eğitim düzeyimiz, yaşadığımız şehir, aile yapımız, çalışma ortamımız gibi değişkenlerden kaynaklı oluşuyor.
Bir diğer deyişle, her bireyin farklı normları var, birimizi çok normal, sıradan, doğal gelen bir durum, diğerimize çok sıradışı gelebiliyor.

Örnek elbette kendi hayatımdan geliyor :)
Doğum yerim İstanbul. İlk pasaportum 5 yaşındayken çıkartılmış. 10 yaşındayken ailem İngilizce öğrenmem için beni İngiltere'ye, yatılı bir dil okuluna gönderdi. O yazdan sonra her yaz farklı okullara, aile yanında veya okul konaklamalı olarak gittim. Üniversiteyi ve yüksek lisans eğitimimi de İngiltere'de aldım. İki dil öğrendim.
Yaşım el verdiği andan itibaren staj yaptım, part-time çalıştım. Çocuk bakıcılığı da yaptım, STKlar da tercümanlık, ekonomi kanalında habercilik de yaptım.
İş gereği yabancı ülkelere tek başıma gidip, bilmediğim şehirlerde, daha önce kalmadığım otellerde kaldım.
Ailem hiçbir zaman "Nasıl olur?" veya "Acaba yapabilir misin?" demedi.

Görev gereği Türkiye'de de pek çok şehir dolaştım. Ayakları yere basan, kendine güvenen ve hayata karşı dimdik duran kadınlar tanıdım.
Bir de, şehrinden dışarı çıkmaya korkan genç kızlar.
Bunu şans olarak tanımlayacak olursak, bazılarımız daha şanslı diyebiliriz. Yine de şanslı olduğumuz için yaşadığımız ülkenin gerçeklerini görmezden gelemeyiz. Gelmemeliyiz demek daha doğru aslında.

İnsanın işi proje hazırlamak, yönetmek olunca, karşılaştığı tüm sorunlarda durumun nasıl projelendirilebileceğini, şartların nasıl iyileştirilebileceğini düşünüyor otomatik olarak. Hele bir de sistemin sunduğu, sunmaya hazır olduğu fırsatlardan haberdar olunca.
Ben de sanırım bunu biraz kendime görev edindim.
Kadınlarımızı güçlendirmek için, hayata karşı dimdik durabilmeleri, seçtikleri alanda kendilerini eğitebilmeleri, sonrasında başkalarına da yardım eli uzatabilmeleri için projeler üretiyorum.

Fikirlere, görüşlere, olası desteklere açığım. Görüşlerinizi beklerim.

20 Kasım 2013 Çarşamba

Deyimlerden Taktikler

Türkçe'de öyle güzel deyimler var ki, her biri başlı başına birer hayat dersi aslında...
 
"Evdeki hesap çarşıya uymaz."
"Ayağını yorganına göre uzat."
"Damlaya damlaya göl olur."
"Sakla samanı, gelir zamanı."
 
Yukarıda geçen deyimlerin her birini iş hayatına kolaylıkla uyarlayabiliriz. Proje hazırlayanlar, yönetenler, projelerde görev yapanlar bunu çok iyi bilir. Bilmiyorlarsa da, deneyimleyerek öğrenirler.
 
"Evdeki hesap çarşıya uymaz."
Planı yaptın, çok güzel. Kağıt üzerinde herşey tıkır tıkır işleyecek. Paydaşların ile iletişimin zaten güçlü, dolayısıyla işbirliği yapma konusunda öngördüğün hiçbir sıkıntı yok. Çalışmalar resmi olarak başladığı anda bir anda sorunlar ortaya çıkmaya başlıyor. Güvendiğin paydaşlar kendilerinden beklenen desteği vermiyor. İmzalanacağına kesin gözüyle baktığın karar, üzerinde değişiklik yapılarak bambaşka bir içerikle dayatılıyor.

"Ayağını yorganına göre uzat."
Bir eğitim sırasında, yetkili kurum temsilcisi şöyle bir cümle kurmuştu: "Proje bütçesini kendi maaşınız gibi harcayın."
Bence çok yanlış... Çoğumuz maaş gününü iple çekiyoruz çünkü kredi kartı ekstresi, ev kirası, aileye destek fonu derken zaten aybaşında hesaba yatan para, çoğu zaman ay ortasını görmüyor.
Proje bütçesini cimri, pinti, cebinde akrep olan biri gibi harcamak lazım. Böylece, öngörülemeyen harcamalar çıktığında, bütçedeki bazı kalemler beklenenin üzerinde olduğunda "kırmızı alarm" sirenleri duyulmasın.

"Damlaya damlaya göl olur."
 
Bu deyim iş hayatında en güzel şu sözle kardeşlik yapıyor bence; "Bugünün işini yarına bırakma."
 
Evet, yine planlı, programlı olmaktan söz ediyorum. Tembellik bir virüs gibi, sabah alarm çaldığında erteleme alışkanlığı, bir bakmışsınız yazacağınız raporları ertelemeye dönüşmüş. Sonrasında ne oluyor? Uykusuz geceler, yüksek doz kafein tüketimi, yolunan saçlar.... İyisi mi damlamasına izin vermeden, paçaları sıvayıp göle girmek zorunda kalmadan, her işi zamanında yapmalı.

"Sakla samanı, gelir zamanı."
Bence bu deyim bilgi dağarcığımız ile alakalı. Günlük aktivitelerimiz sırasında bazen bize gereksiz gibi görünen pek çok bilgi giriyor kulaklardan içeri. Bu bilgileri düzgün şekilde, beyindeki çekmecelerimize yerleştirebilmek lazım ki, zamanı geldiğinde o çekmeceyi açıp, bilgimizi kullanıma hazır hale getirebilelim.
 
Ortaokul zamanında tanıdığım, çok sevdiğim bir öğretmenimden öğrendiğim bir şey bu; beynimizde çekmeceler var ve öğrendiğimiz herşey o çekmecelerde. Biz bu çekmeceleri düzenli, derli toplu tutarsak, ihtiyaç duyduğumuzda aradığımızı kolaylıkla bulabiliriz.
Türkçe'de öyle güzel deyimler var ki, her biri başlı başına birer hayat dersi aslında...
 
Deyimleri yorumlayarak geliştirelecek bu tür taktikler, hem iş hayatında, hem de özel yaşamda zorlukları öngörebilme, alternatif çözümler üretebilme, gereksiz yorgunluklar yaşamadan etkin çalışabilme yöntemleri oluşturmada muhakkak ki önemli rol oynuyor.

18 Kasım 2013 Pazartesi

Freelance hayat, oh ne rahat! - mı?

Freelance çalışmak çok moda. Gitgide daha çok birey, hayatında direksiyonu eline almaya karar veriyor ve serbest çalışıyor.
 
Teoride kulağa çok cazip gelse de, aslında Türkiye'de freelance çalışmak ve bunu kabul ettirmek o kadar da kolay değil. Toplum olarak alışmış olduğumuz, beynimizin karanlık köşelerine kazılı bir yaşam planı var:
 
 
  1. Okula gidilecek (sabahçı, öğlenci veya 8-5),
  2. Okul bitince üniversiteye gidilecek (mümkünse aile ile aynı şehirde, değilse olabildiğince yakın bir mesafede),
  3. Mezun olduktan sonra uygun maaşlı bir iş bulup çalışılacak.Yükselmek için sebat edilecek, göz yükseklerde olmayacak.
 
Bu 3 basamaklı yaşam planı bizleri daha küçük yaştan alıştırıyor bize dayatılan saatlere göre hareket etmeye ve maaşımızı garantiye almaya.
Bir diğer deyişle, risk almamaya alıştırılıyoruz.
Risk aldığımız zaman da esas en çok sevinmesi ve desteklemesi gereken kişilerin - ailemizin - kaşlarının havada olduğunu, sert bakışlarıyla can yaktıklarını görüyoruz.
 
Oysa hayat risk almaktır. Elbette düşüncesizce, plansızca risk almaktan bahsetmiyorum ama her birey kendi yolunu çizmek, çoğunluğun yürüdüğü anayoldan ayrılıp, patikalarda dolaşıp, keşif yapmak hakkına sahiptir.
 
Üstelik, freelance çalışmanın kişiye sunduğu hayat kalitesini arttırıcı avantajlar da bu riski almaya değer kılar:
 
  • Kendi programını oluşturma özgürlüğü
  • Dilediğin yerden çalışabilme özgürlüğü
  • Sosyal aktivitelere zaman ayırabilme özgürlüğü
Ve en önemlisi, kendi ayakların üzerinde durabilmenin getirdiği ÖZGÜVEN.
 
Tüm bunlar için risk almaya değer...

15 Kasım 2013 Cuma

Esneme Payınız Var mı?


 
Planlı yaşamayı karakterimin bir parçası haline getirmiş bir insan olarak, esneme payının önemini bir hayli iyi biliyorum. Hayatımda planlı olmak o kadar önemli ki, her yıl yeni bir ajanda edindiğimde günler birkaç hafta içerisinde doluyor.
Ocak ayından Nisan'ın kaçında nerede, ne yapmam gerektiğini biliyor olmak kafamı rahatlattığı gibi, açıkçası çok da mutlu ediyor.
 
Peki ya aniden bir değişiklik olması gerektiğinde ne yapıyorum?
Saçımı başımı yolarak, sağdan sola koşturduğumu düşünüyorsanız çok yanıldınız.
 
Hayatımda esneme payı var.
 Planımı önceden yapmış olduğum için, iki ayağım bir pabuca girmiyor. Hemen bir B planı oluşturarak, programımda gerekli güncellemeyi yapabiliyorum. (Plansız insanlarla yaşadığınızda B planı hayat kurtarabiliyor!)
 
Her sabah 8'de evden çıkıp, 9'da masabaşında olup, öğlen yarım saat yemek molasından sonra akşam 6'ya kadar çalışanlar için esneklik ne kadar önemliyse, serbest çalışan, çalışma saatini kendi belirleyenler için de bir o kadar önemli.
 
O yüzden, küçük bir tavsiye:
Planlı Yaşayın & Hayatınızı Siz Yönlendirin.

13 Kasım 2013 Çarşamba

Sana benzemeyenle birlikte çalışmak. Kolay mı?

Çalışma kültürü insanın genel yapısı ile çoğu zaman doğru orantılıdır. Kişisel hayatında buluşmalara geç kalan birinden, iş toplantılarına vaktinde - hatta vaktinden önce) gelmesini beklemek, hayalkırıklığı yaratabilir. Ya da, kendi bildiğinden şaşmayan, çevresindeki kişilerin fikirlerini duymaya dahi tahammülü olmayan birinden hakkında sevgiyle söz edilen bir lider olmasını beklemek de biraz saflık olur.
 
Yine de karakteri, huyları, çalışma alışkanlıkları birbirinden farklı olan insanlar iş dünyasında yeri gelir birlikte çalışmak durumunda kalır. Çalışacakları ekibi kendi belirleme yetkisi olmadığında insan kendini farklı diller konuşan bir grubun içinde bulabilir.
 

O zaman ne yapmalı?
 
Böyle durumlar da çaresizce bir köşeye oturup, yapacağın işten de, çalışmaktan da soğumak kesinlikle çözüm değil.
 

Peki nedir çözüm?
 
Şirketler kendilerini değerlendirmek için nasıl SWOT analizi yapıyorlarsa, benzer analizlerde farklı yeteneklerden, alışkanlıklardan, karakterlerden gelmekte olan kişilerin birlikte çalışması gereken durumlarda uygulanabilir.
 
Her ne kadar yurdum insanı övülmeye hayran, eleştirilmeye düşman olsa da, ekip çalışmalarında maksimum fayda elde etmek için bireylerin güçlü ve zayıf yanlarını doğru analiz etmek, kendilerine verilecek görev kapsamında doğabilecek fırsatları ve tehlikeleri öngörebilmek tüm paydaşların lehine olacaktır.
 
 

11 Kasım 2013 Pazartesi

TEN-T Projesini Biraz Değerlendirelim mi?

Avrupa Birliği üyesi ülkelerin tamamının raylı sistem, karayolları, içsular ve denizyolu ile birbirine bağlı olduğunu düşünelim. Gözümüzde 28 ülkeyi içeren, ülkelerin içinde ve birbirleriyle aralarında ulaşım modellerini birleştiren bir harita canlansın.
Tıpkı aşağıdaki harita gibi.

 TEN-T haritası
Ticari ilişkilerde satın aldığınız ürünün istediğiniz noktaya en hızlı, ama aynı zamanda en karlı, ulaştırma yöntemiyle ulaşmasını istersiniz. Lakin, ulaşım yolları arasında bağlantı yoksa, uzak mesafeler ile ekonomik ilişkiler kurmak maddi olarak yıpratıcı olabilir.
 
Avrupa Birliği bu konuda bir dizi çözüm öneriyor, ve bu çözümleri önerirken çevreyi, istihdamı ve geleceği planlıyor. Nasıl mı?
 
Limanlar demiryollarına, demiryolları içsulara, içsular da hedefe en yakın noktaya bağlanıyor. Böylece çeşitli ulaştırma yöntemleri kullanılarak, hem karayollarından yük azaltılmış oluyor, hem de ulaşımda çeşitlilik olduğu yeniden hatırlatılıyor.
 
Haritada da görebildiğiniz gibi, çalışmalar Türkiye sınırına kadar geliyor. AB ülkelerinin önde gelen ticari ortakları arasında yer alan Türkiye kendi ulaştırma ağlarını da benzer şekilde birbirine bağlıyor mu? Gemilerle limanlara gelen ürünler, trenyollarına kolaylıkla ulaştırılarak, karayolu trafiğini asgari kullanımda tutarak hedefe ulaştırılabiliyor mu?
 
AB üyeliği sürecinde Türkiye`nin uyum sağlaması beklenen, zaman zaman dayatılan bazı başlıklar oluyor. Lakin, bazı ilerlemelerin AB üyeliği için değil, küresel rekabette ayakta kalabilmek, pazarda yerini koruyabilmek ve hatta ilerletebilmek için gerçekleştirilmesi gerekiyor.
 
Limanlarımızın altyapılarının güçlendirilmesi, karayolu yerine raylı sistem ve içsular ile ulaşımın tercih edilerek çevreye verilen zararın en aza indirgenmesi gibi.

5 Kasım 2013 Salı

Avrupa Birliği ve Denizcilik Politikaları

Deniz ulaştırma, balıkçılık, deniz turizmi, gemi inşa ve çevre gibi başlıklar yalnızca tek bir ülkeyi ilgilendirmekle kalmaz, toplumları ilgilendiren küresel konular olarak gündemde yer alır.

Hırvatistan`ın da katılımıyla artık 28 ülkeden oluşan Avrupa Birliği`nin en önem verdiği konu başlıkları arasında denizciliğin yer alıyor olması bu açıdan bakıldığında çok normal. Ulaştırma, çevre, altyapı ve istihdam gibi çeşitli politika başlıkları ile entegre ederek, denizcilik alanında hedeflerini belirleyen, yatırım planlayan ve harekete geçen bir Avrupa Birliği ile karşı karşıyayız.

AB üyeliği sürecinde uyum paketleri vasıtasıyla yasalarını AB yasaları ile uyumlu hale getirme zorunluluğu olan ülkemizin AB üyesi ülkeler ile arasındaki yoğun ticaret hacmi de düşünülecek olursa, Brüksel`de alınan kararlar Türk denizcilik sektörünü de yakından ilgilendiriyor.

Ulaştırma alanında yüklerin karayollarından denizyoluna yönlendirilmesi, 2020 hedefleri doğrultusunda emisyon azaltma planları, denizyolu-trenyolu-karayolu bağlantılarını güçlendirme çalışmaları, sürdürülebilir balıkçılık için ülkelerarası işbirlikleri, denizcilik sektörüne kalifiye işgücü sağlama amaçlı istihdam programları bahsekonu politikalardan yalnızca birkaçı.

Kasım ayından itibaren bu köşede Avrupa Birliği`nde denizciliği ilgilendiren politikaları, alınan kararları, yürütülmekte olan programları inceleyerek, AB üyelik sürecinde faydası olacağını düşündüğümüz bu bilgileri MarinLife okuyucuları ile paylaşıyor olacağız.