30 Aralık 2013 Pazartesi

2013 Defterini Kapatırken

31 Aralık 2013.
Yılın son günü.

Peki, farklı mı gerçekten bugün yarından? Ya da dün bugünden?

00:00 itibariyle bir anda sihirli değnek ile mi değişecek hayatımız?

Elbette hayır.

Yeniyıldan hepimizin çok güzel dilekleri var.
"Yeni yıl sağlık, mutluluk, huzur, başarı, para, ev, araba, tatil vs. vs getirsin."
Getirsin tabii, koskoca yıl, eli boş gelmesin.

2014 kendi başına hiçbirşey değiştiremez hayatımızda. Tıpkı 2013'ün, ve ondan önce pek çok yılın değiştiremediği gibi.
Lakin, elele verilirse, bu yeniyıl hepimize istediklerimizi elde edeceğimiz yolda ilerleme fırsatı sunacaktır.

Her senenin bitiminde kendimce bir muhakeme yapıyorum. Neler geldi, neler gitti. Manevi kar-zarar tablosu da diyebiliriz.
Sevmediğim bazı yıllar oluyor aralarda.."bana iyi gelmedi bu sene" diyorum. Demek ki çok üzülmüşüm, yıpranmışım, hedeflerimden uzak kalmışım.
Tabii her 31 Aralık günü ben de pek çok kişi gibi kendime bir liste yapıyorum:

  1. Bu sene kendime daha çok zaman ayıracağım.
  2. İnsanlara hak ettiklerinden daha fazla değer vermeyeceğim.
  3. Sabah yürüyüşleri ile uyku kavga ettiğinde, yürüyüş kazanacak.
  4. Memmuniyetim kadar, hayalkırıklarımı da ifade edeceğim.
  5. Okunacak kitaplar listeme sadık kalacağım..... diye devam ediyor mesela benim listem.
Yarından itibaren bu listenin hayalden gerçeğe dönüşmesi kimin elinde?
Yeniyıl ve Noel Baba'nın mı?
Tanıdığım veya tanımadığım insanların mı?
Yoksa sadece benim mi?

Tamam, belki de sadece benim elimde değil ama kabul etmek lazım ki, sadece dilek dileyip, gerisini hayatın akışına bırakmak pek de mantıklı değil.

O yüzden hepimiz için tek bir dileğim var: Farkındalığımızın arttığı, akıl terazimizin doğru çalıştığı, karşımıza çıkan şansları fark edebilecek görüşe sahip olduğumuz, gözlerimizin kapalı olmadığı bir yıl diliyorum.

Mutlu Yıllar!

16 Aralık 2013 Pazartesi

Tavizin sonu!

Yaşam sadece bizim kontrolümüzde değil. Yani aslında hiç bir zaman tam olarak bağımsız bireyler olamıyoruz. Bunun sebebi de insan doğasına sosyal bir varlık olmanın işlenmiş olması. Bir diğer deyişle, başka insanlar ile olan etkileşimimiz sayesinde var olduğumuzu ispat edebiliyoruz.

Peki, insan ilişkilerinde ne kadar kendimiz olabiliyoruz? Neden taviz veriyoruz? Taviz verdiğimizde sonuçları ne oluyor?

İlk olarak neden taviz verdiğimizi düşünelim. İkili ilişkilerde alışmış olduğumuz bir 'alttan alma' olgusu var. Durumlar daha kötüye gitmesin diye, işler yokuşa sürülmesin diye, karşımızdaki kişi veya kişileri alttan alıp, normalde kabul etmeyeceğimiz şartlara göz yumabiliyoruz.

Peki, karşı taraf bizim bu tür tavizlerimizden ne sonuç çıkartıyor?
"Aman üzülmesin!", "Şimdi iş uzamasın.", "Ne yapalım, bu sefer de böyle olsun." dediğimiz sürece, karşı tarafın aklına yerleşen şudur: "Ben bu insana ne istersem yaptırabilirim!" - Bir nevi "zafer benim" mentalitesi yaratıyoruz onlarda.

Halbuki hepimizin kendi doğruları, "yapmam" diye kabullendikleri, eğilip bükülmesine razı olmayacağı kuralları var. Biz karşımızdaki kişiler için bu kuralların dışına her çıktığımızda aslında kendimiz olmaktan uzaklaşmıyor muyuz?

Öyleyse ne yapmak lazım?
Kırmızı çizgilerimizi biz bildiğimiz gibi, karşımızdaki insanların da net olarak bilmesi gerekiyor. İstemediğimiz halde yaptığımız her şey bizi kendimiz olmaktan uzaklaştıracağı gibi, yapılan işin içeriği ne olursa olsun, kalitesi  de bizi tatmin etmeyecektir.


10 Aralık 2013 Salı

"Ben bilmediğimi bildiğim için, diğer insanlardan farklıyım"

Doğum yerim Kadıköy... İstanbul'da yaşadığım süre boyunca da hep Anadolu yakasında oldu evimiz. Hal böyle olunca Kadıköy'ün bir parçası olarak görüyorum kendimi. Sağolsun annem de derneklerde aktif olduğundan, Kadıköy'de ne olur ne biter biliyoruz çoğu zaman.

Evimize de düzenli olarak "Gazete Kadıköy" giriyor, bilgileri güncelliyor.

Bugünün yazısı da gazeteden (İnal Aydınoğlu'nun kaleminden). Okurken beğendiğim ve paylaşmak istediğim bir bölümü yorum katmadan paylaşıyorum. Zaten yoruma da pek gerek yok, mesaj gayet net!

"Bilginin iki yanı vardır. İdrak ve bilgelik. İdrak, bilginin özüne, gerçeğine ulaşmak, kendini bilmek ve ne bildiğinin bilincinde olmaktır. Bir insan dünyada yazılmış olan kitapların tümünü okusa bile hala içinde bir "neden" sorusu kalacaktır. Bunun cevabı dünyasal bilgilerle bulunamaz. Ünlü bilgin Einstein: "Bir kum tanesinin  gizemini çözmeyi başarabilseydik, tüm dünyanın gizemini çözmüş olurduk" der. Bilgi sınırsızdır, insanın sımırlı yaşamı, "Bilirim" demeye yetmez. Sokrates: "Ben bilmediğimi bildiğim için, diğer insanlardan farklıyım" der.

Bilgelik ise bilgiyi yaşama yansıtmak, bilgiyi içine sindirerek bilgiye göre yaşamaktır. Bilgi insanı olgunlaştırmalı, gurur ve kibirden uzaklaştırmalı, tevazu içinde insanlara yaklaştırmalı, ilgiye ve sevgiye ulaştırmalıdır. Bilge bir kişi: "Olgun adam bilgisini saat gibi taşır, çıkarıp herkese göstermez. Sessizce kendi yaşamına yansıtır" der. Çünkü bilgelik, bilgiyi içe yansıtmak ve bilgiyle yaşamaktır. Hacı Bektaşı Veli: "Bilgi gerçeğe giden yolları aydınlatan ışıktır" der.

Öğrendiklerine göre yaşayamayan, öğrenerek kendi içindeki evreni keşfedemeyen, öğrendikleriyle içini aydınlatamayan, bilgiyle dünyanın gerçeğine ve ruhsal zenginliğine ulaşamayan insan her gün sırtına ağır bir kitap daha yükleyip altında ezilen bir hamala benzer."

Dediğim gibi... Mesaj gayet net :)

5 Aralık 2013 Perşembe

Biliyor olmak

Teknolojinin lütuflarından günlük hayatımızda bazen hiç de farkında olmadan faydalanıyoruz. İnternette google gibi arama motorları ile anahtar kelimeler kullanarak aradığımız bilgiye kolaylıkla ulaşabiliyoruz. Facebook-Twitter gibi sosyal medya kanalları sayesinde dünyanın dört bir yanında tanıdığımız kişilerden haberdar olabiliyoruz. Uzun zamandır yüzyüze görüşme fırsatı bulamadığımız dostlarımızla sohbet edebiliyoruz. Takip ettiğimiz yazarlar, sanatçılar, akademisyenler ne zaman, ne düşünüyor öğrenebiliyoruz.

Aslında bilgi gitgide daha ulaşılabilir oluyor fakat bizim farkındalığımız aynı hızla ilerlemiyor maalesef.

İngilizce çok hoşuma giden bir terim vardır; "to be in the know". Türkçe'ye "biliyor olmak" diye çevirebiliriz anlam kaybı olmadan.

Bence iş hayatında çok önemli "biliyor olmak".. Takip etmek, gelişmelerin farkında olmak, çevrende olan
bitene kör-sağır olmamak. Zira kendi yaptıklarınıza fazlaca odaklanıp, etrafınızın farkında olmazsanız pek çok tehlikeyi de görme imkanını yitirebilirsiniz.

"Nedir mesela bu tehlikeler?" sorusunu duyar gibiyim.. Mizansenle cevap verelim öyleyse.

Örneğin, bir ekip çalışması içerisindesiniz ve herkesin farklı sorumlulukları var. Lakin, siz kendi sorumluluklarınıza o kadar odaklanmışsınız ki, diğer kişilerin iş takibinden haberdar değilsiniz. Nedir bu durumda olası tehlike? Siz herşeyi kusursuz işler hale getirdiğiniz de, bir bakarsınız diğer ekip arkadaşlarınızdan bazıları çalışma takviminin çok gerisinde kalmış, planlamanın dışına çıkmış.. İş bambaşka bir hal almış ve kilitlenme noktasına gelmiş. Sizin onca emeğinize ne oldu peki? "Hay aksi, keşke gözümü-kulağımı daha açık tutsaydım!"

Başka bir örnek daha... İletişim yetenekleri, bilgi paylaşma alışkanlıkları etkin olmayan bir partner ile çalışıyorsunuz. Görüşmeleri, planlamaları, takvimi hakkında bilgi paylaşmıyor ama bu iş yapmadığı anlamına da gelmiyor. Sormadıkça bilgi edinemiyorsunuz ama siz de kendi işinizden başınızı kaldırıp kimseyi takip edebilecek durumda değilsiniz. Burada da bir sorun kokusu alıyorsunuz değil mi?

Dolayısıyla, biliyor olmak düşündüğümüzden daha önemli. Bilgi halkalarının dışında kalmak, kendi kendimize kör nokta oluşturmak gibi bir durum. O yüzden, benden minik bir tavsiye.... Biliyor olmaya özen gösterin.