25 Aralık 2014 Perşembe

'Bana teyze dediler' reklamının gerçekleri yüzümüze çarpması

Anadolu Hayat Emeklilik firmasının son zamanlarda televizyonda ve radyoda sürekli dönen yeni reklamı #banateyzedediler ve #banaamcadediler neredeyse her sohbette konuşulur hale geldi.
Şahsi görüşüm: reklam çok başarılı!
Kendine güvenir görünen genç bir kadının/erkeğin, kendisine teyze/amca diye hitap edilmesi sonucunda "kararan" dünyası gayet güzel canlandırılmış.

Zaman gerçekten çok hızlı geçiyor ve günlük hayatımızın koşturmacaları içerisinde yuvarlanıp giderken, çoğumuz geleceği planlamayı pek de öncelik sıralamasında listenin başlarına koymuyor. Daha öncelerde, yine aynı kurumun bir sloganı vardı, o sloganı da bir hayli içselleştirmiştik: 'Gelecek de bir gün gelecek'.

Biraz ufak tefek olmamdan dolayı sanırım, henüz kimse bana teyze demiyor, halen 'abla' statüsündeyim toplum içerisinde. Öyle ki, öğrenci zannedenler, 'okuyor musun evladım sen?'den tutun da, 'sen hangi okuldasın' diyenlere kadar değişkenlik gösteriyor.

Her ne kadar henüz kimse tarafından teyze sıfatı ile hüzünlendirilmemiş olsam da, yaş aldığımın ve her geçen sene bu yaşın bir tık daha ileri giderek toplum içerisinde bana karşı olan algıyı etkilediğinin farkındayım.

Geçen akşam bir sohbet esnasında, insanların yaşı ile olgunluğu arasında var olmayan dengeyi tartıştık. Benim düşüncem; "insanın yaşının büyük olması, olgun bir birey olduğu anlamına gelmez" yönünde. Bu görüşüm de tecrübe ile sabittir. Zira, 40 yaşında olup da damla olgunluk sahibi olmayan insanlar ile daha 13 yaşında olduğu halde hayatın gayet farkında olan insanları karşılaştırdığınızda, tezimi savunmak için cümle kurmama bile gerek kalmıyor.

Söyleyeceğim şu ki, insanın geleceğini planlayabilmesi, hayallerine yönelik yatırım yapabilmesi ve başarı elde edebilmesi için belli bir olgunluğa sahip olması gerekiyor. Sürekli tüketmeye yönlendirilen bir toplumda ise, sürü psikolojisi ile yönlendirilen 'yetişkinler' çoğunluktayken, bireysel emeklilik veya herhangi bir yatırım aracı ile, hasbelkader ciddi meblağlar biriktirmek başarılsa bile, faydaya dönüşümü için yine olgunluk gerekli.

Bugünlerde hepimiz sahte bir yeni yıl coşkusu içerisinde 2014'ten bir an önce kurtulmanın derdindeyiz. Sanki, 2015'e geçtiğimizi gösteren bir kaç dakikalık değişim bizi farklılaştıracakmış gibi, eski yılda yapamadıklarımızı yeni yılın bize vereceğine inanmaya şartlamışız kendimizi. Size bir sır veriyim; 31 Aralık 2014 gecesi saat 23:59'dan 00.00'a geçerken, Noel Baba sihirli değnekle başımıza dokunup hayatımızı değiştirecek yıldız tozunu yüzümüze üflemeyecek.

O yüzden siz en iyisi, yeni yıldan değil, hayattan ne istediğinize karar verin ve bu kararlar 'sağlık, huzur, mutluluk' gibi soyut - geniş kapsamlı kavramların dışında olsun. Somut şeyler isteyin hayattan ve siz elinizden gelenin en iyisini yapmadığınız takdirde hayatın size mavi boncuk bile vermeyeceğini kabul edin.
Böylelikle, ileride gerçekten amca/teyze olduğunuzda, elle tutulur başarılar sahibi olduğunuz gibi, birikim yapmadığı için dünyası kararan insanlardan farkınız olsun. ;)


22 Aralık 2014 Pazartesi

Avrupa Kafasıyla Türkiye'de İş Yapmak...

Gerçekten zordur!

Eğer iş hayatı ile ilgili ilk deneyimlerinizi Avrupa'da edinmişseniz, ardından da kendinizi Türkiye'de bulmuşsanız, aradan kaç yıl geçerse geçsin bu ülkede var olan sistemsizlik sistemine uyum sağlamanız imkansıza yakındır.

İş hayatı ile özel hayat birbiri ile entegredir aslında. Özel hayatınızda dürüst bir insan olup da, iş hayatında sahtekar olabilmek için ciddi kişilik bozukluklarınızın olması gerekir. Bir insan kendini dürüst olarak görüyorsa, hayatın her alanında bu özelliğini sergiliyor olması gerekir.

Lakin, hangi ülkede olursanız olun, iş dünyası yüzünüze gülerken arkanızda hançerle bekleyen, kan kokusu aldığında sakince yaklaşarak 'av' olmanız için gerekli 'yardım'ı gösteren insanlarla doludur.

Hikayemiz şöyle: Siz kartlarınızı masaya koyar, gayet açık ve net bir şekilde durumu izah edersiniz. Çalışma alanınız her ne ise, işlerin doğru ve fayda yaratacak şekilde yapılabilmesi için uyulması gereken kurallar vardır ve siz bu kurallardan haberdar olduğunuz gibi, karşı tarafı da bilgilendirirsiniz. Şimdi gerçekleşmesi gereken, karar verme ve harekete geçme sürecidir. Bu süreç nedense hiç bir defasında olması gerektiği zaman diliminde gerçekleşmez. Kurallar bükülmeye çalışılır, sağladığınız bilgiler karşı tarafın zihnine bir türlü erişmez zira karşınızdaki sadece kendi çıkarının peşinde olduğundan büyük resmi görmekten başarıyla kaçınmaktadır.

Yeni yıla girerken, sadece eski yılı değil, eski yılları gözden geçirdiğimde, Türkiye'deki öğrenme deneyimimin ne tür zorluklarla dolu olduğunu bir kez daha hatırladım. 2008 yılında döndüğümden beri, İngiliz kafasıyla, sistemli, kurallı, planlı çalışmak için çaba sarf ediyorum. Elbette tek başıma çalışmadığım, farklı alanlardan/kurumlardan insanların ihtiyaçlarına göre proje ürettiğim için işlerin son dakikaya kalması, proje son halini aldıktan sonra alakasız değişiklikler istenmesi, üzerinde defalarca konuşulan konular sanki hiç konuşulmamış gibi davranılması gereğinden fazla karşılaştığım durumlar.

Nedense her konuda bir arka kapı arayan, kendisine yardımcı olmaya çalışan kişileri bile oyuna getirmeye çalışan insanlarla muhattap olmak zorunda kaldığınızda, bu davranışların ardındaki mantığı sorguluyorsunuz - ki ben bu davranışların kayıptan başka bir şeye yol açmadığının farkındayım.

Eğitim, teknoloji, ulaştırma, gıda, spor gibi birbirinden farklı alanda kurumların maddi desteklerden faydalanarak hem kendilerini geliştirmeleri, hem de minimum harcama ile maksimum kazanç elde etmeleri için destek sunarken, Türkiye'deki kafa yapısının hızla olumlu yönde değişmesi gerektiğine inanıyorum.

1 Aralık 2014 Pazartesi

Baş düşmanım: ATALET

Uzun zaman önce seyretmiş olduğum ama içeriğini unuttuğum bir filmi yeniden izledim: Unbreakable

Filmi kısaca özetlemek gerekirse, Samuel L. Jackson doğuştan bir hastalığın pençesinde, kemikleri çok kolay kırılıyor, hayatı boyunca 'Cam Adam' olmanın yarattığı sorunlarla baş etmesi gerekiyor. Bir diğer yanda da mutsuz bir Bruce Willis var, kendisi ile tren yolculuğu esnasında tanışıyoruz. Feci bir kaza sonucu tren raylardan çıkıyor, Bruce hariç herkes ölüyor, bizim adam burnu bile kanamadan kurtuluyor. Herkes şokta tabii...

Filmin geri kalanı boyunca, kafayı süper kahramanların gerçek hayattaki yansımalarına takmış olan, çizgi roman kolleksiyoneri Samuel, Bruce'un özel güçleri olduğuna ikna olması için elinden geleni yapıyor - öğreniyoruz ki adam haklı, Bruce su yutmadığı sürece zarar görmeyecek kadar güçlü. Su yutunca boğuluyor, ölüm ile burun buruna geliyor.

Son sahnede, artık Bruce güçlerini fark etmiş, kimliğini kabul etmiş, Samuel'a teşekkür ediyor. Artık mutsuz değil, hayatta bir amacı olduğuna inanıyor. O ana kadar masumiyet melekesi görünümünde olan Samuel'ın Bruce'u bulabilmek için uçağı hava uçurduğunu, oteli yaktığını ve hatta treni raydan çıkarttığını öğreniyoruz.

Filmin kapanışı bence şu cümle 'her kahramanın bir baş düşmanı vardır ve kahraman ile baş düşman çoğu zaman yakın dosttur.'

İşlerini bir türlü tamamlamayan, her şeyi erteleyen, sorumluluk almaktan kaçınan insanlar ile son zamanlarda o kadar çok karşılaşıyorum ki, ben de kendi baş düşmanımın ne olduğunu fark ettim. İnsanların harekete geçmesini engelleyen o atalet var ya, işte kendisi benim baş düşmanım oluyor!

Süper kahraman hikayelerinde olduğu gibi hayatımı atalet ile savaşmaya adayacak değilim elbette ama en azından yakın çevremde var olmasına izin vermemeye kararlıyım.


Kararsızlık ileri adım atmamızı engeller. Bir şeyi ya yapmaya karar vermeli insan, ya da yapmamaya. İki ucun arasında mekik dokurken geçen zamana ömür deniyor, ve o zaman geri gelmiyor. 





12 Kasım 2014 Çarşamba

Ne istediğini bilmek pek mühim!

Proje danışmanlığı yapıyorum.
Bu işi 2008 yılından beri yapıyorum.
Farklı kurumlarda görev yaptım, freelance çalıştım, bağımsız danışmanlık yaptım.
Hal böyle olunca da bir çok sektörden kişi ile tanışma - çalışma imkanım oldu.

En çok karşılaştığım soruların başında şu geliyor: Biz ne yapabiliriz?
İster sivil toplum kuruluşu olsun, ister özel işletme, kurum olarak neler yapabileceğini bilmiyorsa bu noktada büyük bir sorun var demektir. Kendine hedef belirlememiş, strateji oluşturmamış olduğu için kapasitesinin farkında olmayan bir kurum yenilikçi - rekabetçi olabilir mi?

Program kapsamında ne tür faaliyetler gerçekleştirilebileceğine karar verdikten hemen sonra (istisnasız bütün kurumlarda) karşılaştığım soru ise artık hiç şaşırtmıyor: Bu projenin bize ne faydası olacak?
Bu cümlede 'fayda' kelimesi tamamen 'maddi kazanç' anlamında kullanılıyor. Aksi mümkün değil zira bu meşhur soru sorulana kadar ben çoktan projenin hem kuruma, hem de hedef kitlelere sağlayacağı faydaları açıklamış oluyorum.
Kar amacı gütmeyen kurumlardan tutun da, maddi durumu iyinin üzerinde olan işletmelere kadar, bu soru her defasında soruluyorsa, büyük harflerle, hatta altı çizili, mümkünse neon ışıklarla bezeli şekilde belirtilmesi gereken bir şey var: HER ŞEY PARA DEĞİL!

Özellikle yatırım projelerinde sıklıkla karşılaştığım bir durum ise, yatırımcının ne yapmak istediğini bilmeyişi.
Örneğin, Tarım ve Kırsal Kalkınmanın Desteklenmesi Kurumu (TKDK) tarafından her sene çağrı yayınlanıyor, 3 ana başlığın altında süt ürünlerinin işlenmesi-pazarlanmasından tutun da, kırsal turizm kapsamında konaklama tesisleri yapılmasına kadar çeşitli alanlarda yatırım tutarının en fazla %50'sine kadar hibe desteği sağlanıyor.
Bu alanda karşılaştığım soru, ilk baştaki soruya bir hayli benziyor: Bizim 100 dönüm arazimiz var, neye yatırım yapalım?

Açıkçası, ben TKDK kapsamında yatırım yapacak olsam, ilk önce kırsal turizm programına başvuruda bulunur, en fazla 25 oda kapasiteli, bungalowlardan oluşan, spor alanları bulunan ve yaz-kış etkinlik düzenlemeye müsait salonları bulunan bir otel yaparım.
Peki ya siz turizm ile uğraşmak istemiyorsanız ne olacak? Siz belki de pastırma-sucuk üretmek istiyorsunuz, entegre tesis kurmanız gerekiyor bunun için ya da hep balıkçılık ile uğraşmak istediniz ve kültür balıkçılığının desteklenmesi tam size göre bir kaynak...

Kurumların kendi başına karar verme becerileri yoktur, kurumları yöneten kişilerin, kurumlarda görev yapan kişilerin hedef belirleyerek, önceliklerini doğru tanımlayarak, kişisel ve kurumsal gelişimlerini sağlayacak kararlar almaları gerekir.
Karar aldıktan sonra da rafa koymak değil, harekete geçmek gerekir.
Girişimcilere ve girişmek isteyenlere naçizane bir tavsiye: Ne istediğinizi bilin, karar verdiğiniz zaman ise ertelemekten vazgeçin ;)


13 Eylül 2014 Cumartesi

Dilimin ucu

Dilimin ucunda tarif etmesi pek zor olan bir kalabalık var.
Sanki İstanbul'un yarı nüfusu kadar cümle orada
takılmış kalmış. Ben söylemedikçe de yığılma devam ediyor.

Köprü trafiği gibi, hep arkadan yeni cümleler gelmeye devam ediyor ama öndekiler dilimin ucundan düşüp özgürleşemedikleri için kedi yavruları gibi çoğaldıkça çoğalıyorlar.

Tabii, kedi yavruları kadar şirin değil dilimin ucunda saklı tuttuğum cümleler. Beynimde işlem görüp, dilimin ucuna kadar iletildikleri halde ses bulmayışlarının da (bence) mantıklı bir sebebi var.

Almış olduğumuz eğitim, yaşadığımız hayat, DNA'mıza bulaştırılan görgü kuralları uyarınca, insan her aklına geleni, ilk aklına geldiğinde ve ham haliyle pat diye söylememeli. 'Ben böyle düşünüyorum ve söylemek istiyorum fakat bu cümlenin karşımdaki insana, ve bu bağlamda bana ve yaşanacaklara ne tür etkileri olabilir?' diye mantık süzgecinden geçirmeli.

Bu iyi mi, kötü mü bilmiyorum ama benim mantık süzgecim biraz fazla ve gereğinden hızlı işliyor olsa gerek ki, karşımdakini kırabileceğini düşündüğüm, yanlış anlaşılabileceğine inandığım ya da bazı durumlarda kaba, kırıcı, duygusuz olarak itham edilebileceğime garanti verebileceğim cümleler beynimde oluştuğunda süzgeç alarm veriyor.

'Sus!' diyor, 'sakın söyleme o aklındakini'. Hatta zaman zaman 'Hiç konuşmasan çok daha iyi olacak.' diye yorum yaptığı da oluyor kendisinin. Ben de haliyle mantığın sesini dinleyip, laflarımı yutuyorum.

Bazen tanıdığım insanlara karşı söylemek istediğim şeyler, bazen ise hiç tanımadığım, yolda gördüğüm kişilere veya şahit olduğum olaylara vermek istediğim tepkiler dilimin ucunda birikmeye devam ediyor.




Ve sanırım (maalesef) beynimde bu birikmiş ve kullanılmayacak cümleleri atıp, sonra da sistemden temizleyecek bir 'geri dönüşüm kutusu' yok.
Bu birikintiler ile de sanatsal bir çalışma yapamayacağıma göre, bir şekilde sistemden çıkmalarını sağlamam gerekiyor.

Dilimi tutmak, susmak, söylememek sıkıntılı durumların geçmesini sağlıyor olsa bile, gerçek anlamda bir çözüm yaratmıyor. Zira, düşündüğünü düşündüğün gibi ifade etmediğin sürece, ne düşünüyor olduğunun da hiç bir önemi kalmıyor. Boşa düşünmüş, kafayı boşa çalıştırmış, enerjini gereksiz yere kullanmış oluyorsun.

Bu açmazın mutlaka mantıklı bir çıkar yolu vardır elbet. Umarım yakında bulurum, zira dilimin ucundakiler kaçak verir de cümleler dökülürse bir takım gözyaşları, bir takım üzüntülere yol açabilir. Hoş olmaz :)



12 Ağustos 2014 Salı

Öyle hop diye olmuyor...

Doğduğum günden beri aktif olarak toplumun bir parçası olduğumu düşünelim. Hadi, ilk 1-2 yıl iletişim tekniklerini öğrenmekle, kendini ifade etme çabaları ile geçti. Dilim dönmeye başladığından beri de konuşuyorum desem, yalan sayılmaz. Kreş, anaokulu, ilkokul ve bilumum eğitim kurumlarının yanı sıra sosyal, kültürel ve sanatsal meraklarım dolayısıyla içinde yer aldığım diğer okullar sayesinde çevrem hiç bir zaman kısıtlı sayıda insandan oluşmadı. Dolayısıyla her zaman hayatımda bir sosyalleşme faktörü vardı.

Vakti zamanında İngiltere'de bir karnavalda el falına bakan yaşlı bir kadın, falıma bile bakmadan bana 'sen hayatını konuşarak kazanacaksın' demişti. O zaman daha üniversite birinci sınıftaydım. Kariyerimin danışmanlık sektöründe olduğunu bilmediğimden, 'ben ne konuşacağım ki o kadar?!' demiş, kadına inanmamıştım.
Üzerinden 10 yıl geçti, ben işim gereği sürekli konuşmak, sürekli birilerine bir şeyler anlatmak durumundayım :)

Hal böyle olunca, çeşit çeşit insanla tanışıyorum. İnsanları izlemeyi, okumayı sevdiğimden olsa gerek, satır aralarına da dikkat ediyorum hem sosyal hem de iş ilişkilerimde.

Değişim zordur.
Değişmemek ölümcüldür.
Tanıdığım tüm insanların inkar edemeyecekleri tek bir ortak noktasını bulmam gerekseydi, şüphesiz bu ortak nokta hepsinin değişim istemesi olurdu.

Lakin, değişim dediğin öyle hop diye olmuyor.
'Armut piş, ağzıma düş' yok hayatta. Tam tersi, 'emeksiz ekmek olmaz' gerçeği ile yüz yüzeyiz.

Değişim istiyorsan, ilk önce ne istediğine karar ver. Hedefini belirle. Sonra, al başını ellerinin arasına, bak önündeki boş kağıda... Çizmeye başla. Bulunduğun noktadan hedeflediğin noktaya giden yolu çiz.
Ve, eğer gerçekten istiyorsan o hedefe ulaşmayı, gerçekten istiyorsan değişimi, artık atalet ile vedalaşma zamanı.

Bulunduğun noktada öyle durmaya devam edersen, yanından geçip ilerleyenlere baktığında iç çekmeye hakkın olmaz.
Harekete geç.




30 Haziran 2014 Pazartesi

Yarım günü yarı kör olarak geçirmek

Cumartesi günü göz doktoruna gittim. (Hikayenin gayet sıradan bir başlangıcı var, herkes göz doktoruna gidebilir, sıradışı bir olay değil elbette...)
Uzun zamandır ihmal ettiğim gözlerim artık kendilerine ilgi-alaka göstermem gerektiğinin sinyalini veriyordu, dolayısıyla ben de eve en yakın göz hastanesinden randevu alarak, saat 11:30 randevusunda hazır asker modunda beklemeye geçtim.
İlk muayene yapıldıktan sonra, gözüme damla damlatılacağını, sonrasında tekrar muayene edileceğini öğrendim. Damlanın gözüme değmesi ile birlikte oluşan yanma hissi pek tarif edilebilir değil açıkçası. 10 dakika sonra damla tekrarlandı. Elbette yanma da tekrarlandı.
Damlanın etkisi ile ilk önce uzaktaki nesneler-yazılar-varlıklar belirsizleşmeye başladı. 'Sorun değil' dedim kendi kendime, 'önümü görebiliyorum ve telefonumun ekranını görebiliyorum.'
Görüş yetim gitgide azalırken, bir alt kata inmem gerektiğini, sonra tekrar aynı kata çıkıp doktorun odasına gidebileceğimi öğrendim. Zaten dönerek inen merdivenlerin tırabzanlarını ne kadar sıkı tuttuğumu hayal edebilirsiniz sanırım.
Başarıyla aynı kata döndüm, muayene sürecini tamamladım, reçetemi doktor bana uzattı. Ve elbette ben kağıdın üzerinde ne yazdığını görmüyordum. 'Rica etsem söyler misiniz, ne yazıyor elinizdeki kağıtta?' demem gerekti camları kaç numara yaptırmak gerektiğini ve artık hayatımda astigmat olduğunu öğrenmem için.
'Görüşüm ne zaman düzelecek?' sorusunun cevabı ise '2-3 saate kadar' oldu.
Uzakta veya yakında olması fark etmeksizin, objeler yabancılaşmıştı, insanların yüzleri ise mümkün değil seçilmiyordu. Kolumdaki saate baktığımda sadece ışık hüzmesi görüyordum, insanlar ise sıvılaşması muhtemel varlık formlarıydı.
Binadan çıktım.
Bulunduğum yeri gayet iyi tanıyor olmanın rahatlığı ve eve yürüyerek gideceğim için şanslı olduğum düşüncesi ile yavaşça yürümeye başladım. Saat 1'e geliyordu ve annem ile eşim muhtemelen beni merak etmişti. Onları arayıp, eve gidiyor olduğumu haber vermeliydim. Lakin telefonun ekranı benim için kapkaranlık bir dünyaydı.

Karşıdan bana doğru yürümekte olan bir amcaya seslendim; 'Pardon, yardımcı olur musunuz?'
Düşünsenize, gayet spor giyimli, gözünde güneş gözlüklü bir kadın size cep telefonunu uzatarak 'bu ekranda şimdi ışık var mı? Ne görünüyor?' diye sorsa, ne tepki verirsiniz acaba!!
Akıllı telefonların görme engelliler için yapılmış olanları var mı acaba diye düşündüm, çünkü bu haliyle kullanılması mümkün değildi.

20 dakikalık bir yürüyüşün ardından eve geldiğimde güvenli bölgede olduğumu bilmenin huzurunu hissettim.
Sorular ve üzüntüler dolaşmaya başladı zihnimde. İstanbul görme engelliler için hiç de uygun bir şehir değil. Bir görme engellinin tek başına şehir içinde seyahat etmesi, kaldırımda yürürken bile güvende olmayacağı için, ulaşım ile ateş çemberinin içinden geçmek veya kafanı aslanın ağzına sokmak, ya da incecik bir ipin üzerinde hiçbir şeye tutunmadan dengede yürümek ile eş değer.


31 Mart 2014 Pazartesi

Güneşe koşarken kör olmak

Pek çok şey değişsin istiyoruz.
  • Daha modern standartlarda yaşamak,
  • Eğitim kalitesinin yükselmesi,
  • Hukukun üstünlüğü,
  • Taraf tutmayan bir adalet terazisi,
  • Gerçekleri yazan gazetecilerin işlerinden edilmemesi,
  • Kişinin suçu ispat edilene kadar masum sayılması ve suçu ispat edilenin adil şekilde yargılanarak cezalandırılması,
  • Ülkenin her yerinde elektrik, su gibi hizmetlerin kesintisiz var olması,
  • Kız çocuklarının okuyup, hayata atılıp, kendi kararlarını vermesi,
  • Maddi geliri ne olursa olsun, toplumun her kesiminden ailelerin başlarını sokabilecekleri düzgün bir evleri olması,
  • İş sağlığı ve güvenliği denildiğinde, "Bana bir şey olmaz!" cevabının artık duyulmaması,
  • Kadın-Erkek eşitliğinin gerçekten sağlanması,
  • İşsizlik oranlarının zirve yapmaması,
  • Birisi hapşırdı diye paramızın değer kaybetmemesi,
  • Ormanların yok edilip, yerine AVM yapılmaması, tam tersi daha çok yeşil alan oluşturulması,
  • Biz vergimizi düzenli öderken, başkalarının vergi kaçırma rekoru kıramaması,
  • Kaçak elektrik kullanımı teriminin hayatımızdan çekip gitmesi,
  • Her sene kaldırım taşları yenileneceğine, okullara yatırım yapılması,
  • Kimsesiz çocuklara yuva olan devletin, çocuklara gerçek anlamda sahip çıkmasını, kıllarına bile zarar gelmemesini...

Bu liste kolaylıkla uzar gider.
İstediğimiz değişiklikler de bir gecede gerçek olmaz. Yavaş ve emin adımlarla, doğru planlama ile ulaşılabilir güneşli günlere.
Önemli olan, ulaşılabilir olduğunun gerçekten farkına varabilmemiz.
Güneşin parlaklığı hepimizi büyülerken, ona ulaşmanın hayali içimizi ısıtırken, güneşe baka baka kör olmamak lazım.
Önümüzü çok iyi görüp, nefes aldığımız her anı faydalı kılmamız lazım.

Bir gün, dilerim yakında bir gün, güneşli günlere ulaşacağız.

19 Mart 2014 Çarşamba

Şahsa özel dış mihraklar

Yalnızlık Allah'a mahsus ya, o yüzden hepimizin hayatında uzak-yakın birileri var. Bizi seven, bize değer veren insanlar da doğal olarak endişe sensörlerini "hassas" ayarda tutuyorlar. O yüzden bizi ne zaman yorgun, uykusuz veya mutsuz, kızgın gördüklerinde kırmızı alarm veriyorlar. Endişeler dile getirilmeye başlanıyor.

Halbuki stresten, yorgunluktan, dönem dönem uykusuzluktan, işler planladığımız gibi gitmediğinde sinir bozukluğundan hepimiz mustaribiz. Yine de şahsi dış mihraklarımız endişelerini dile getirmeye başladıklarında bir de onlara karşı durum açıklama cümleleri kurmak zorunda kalıyoruz. Savunmaya geçiyoruz.

Bizi seven, değer veren insanları hayatımızdan çıkartamayacağımıza göre, onlardan saklanıp kendimizi görünmez kılamayacağımıza göre, çözüm iletişimi kopartmak değil.

Savunmaya geçip, sürekli kendimizi açıklamaya çalışmak ise etkin bir çözüm olmadığı gibi, gerçekten zaman kaybı olabilir.

Benim kullandığım tekniklerin başında "Evet, haklısın" demek geliyor. Haklısın, yorgunum. Haklısın, bir kaç gecedir yeterince uyuyamadım. Haklısın, bu aralar biraz gerginim.
Tamam, haklısın sevgili dış mihrak ve endişelendiğin için teşekkür ederim, fakat bana zaten farkında olduğum sorunlarla değil de, çözümler ile gelirsen çok daha faydalı olur.

Evet, ben bunu yapıyorum. Makyaj yapmadığım tek gün beni gördüğünde "Rengin solmuş", "Zayıfladın mı sen?", "Son görüştüğümüzde daha enerjiktin" cümleleri kuran arkadaşlarımdan ufak bir ricam oluyor; "Olumsuz cümleler yerine mantıklı tavsiyeler sunabilir misin?" Sinirli olduğum anlarda kesinlikle yapmak istemediğim bir konuşmaya zorlandığım zaman sevgili dış mihraklarım "Sen de bu aralar pek bi asabisin!" atışları ile karşıma geldiklerinde, pembe bulutlar üzerinde olmadığımı kabul ettikten sonra, "Madem farkındasın, öyleyse bunu arttırmaya yönelik değil de, hafifletmeye yönelik bir çaba daha faydalı olmaz mı?" diyorum.

Tabii, her konuda olduğu gibi, dış mihraklarımızın tavırları bir günde değişmiyor. Olsun... Benim umudum var, sevdikleri için endişelenen, endişelendikleri için tepki veren dış mihraklarım zamanla öğrenecekler yapıcı tutum sergilemeyi.

Siz de kızmayın kendi dış mihraklarınıza, sabırlı davranın ve onların da kişisel gelişimlerin de tuzunuz olsun :)

25 Şubat 2014 Salı

Empati - Sempati ve İnsan İlişkileri

"Her koyun kendi bacağından asılır!"
Hadi bakalım, nerede empati? Hani sempati?

Küreselleşen dünyada gitgide daha çok bireyselleşen hayatlar yaşıyoruz. Başkalarının sorunları hiç önemli değil bizim için. Varsa yoksa kendi derdimiz, tasamız. Bu sebepten ötürü de başkalarına karşı müsamaha göstermeye pek niyetimiz olmuyor.

Nefes almaya başladığımız andan itibaren bir sorunlar silsilesinin içinde buluyoruz kendimizi. Bu gayet normal zira hepimiz kendi başımıza bir yaşam kavgasının içerisindeyiz. Lakin, unutmamamız gereken bir husus var; hiçbirimiz yalnız yaşamıyoruz. Ailemiz var, birlikte okula gittiğimiz arkadaşlarımız, çalışma hayatından tanışlarımız, hayatın bir noktasında bağlı olduğumuz insanlar var.
Ve pek tabii, onların da sorunları var.

Peki, herkes kendi derdine yoğunlaşır da, başkalarının sorunlarını önemsemez, hiçe sayarsa ne olur? Yardımlaşma, dayanışma gibi önemli değerlerimizi yitirmenin yanı sıra çözüm üretme becerimizi de zamanla kaybetmez miyiz?

Ne kadar yoğun bir tempoda yaşıyor olursak olalım, ara sıra durup etrafa bakmak lazım. Kendini başkalarının yerine koyup, onları anlamaya çalışmak lazım.
Kendimize gösterdiğimiz hoşgörü, tolerans ve sabrı başkalarına da gösterebiliyor olmalıyız. Yüz çevirmek yerine, sempati ile yaklaştığımızda kayıpları kazanca da çevirebiliriz.

O yüzden minik bir tavsiye: "Ben" merkezli olmaktan, insan merkezli olmaya minik adımlarla geçiş yapma zamanı. Zira ancak bu şekilde bireysellikten kurtulup, sosyal varlıklar olabiliriz.




18 Şubat 2014 Salı

Seçenekler arasında yenilgi yok.


Hayatta insanlar için geri dönüşü olmayan tek bir deneyim vardır.

Kalp artık atmayı bıraktığında, gözler ebediyen kapandığında, beden tahta bir kutunun içinde toprakla buluştuğunda.
İşte, bir tek ölümden geri dönüş yoktur.

Ölüm dışında herşeyin çaresi olduğu öğretilir bize. Yine de, yaşam boyu zorluklarla karşılaştığımızda, çoğu zaman çaresi yok zannederiz. Düştüğümüz zamanlarda yeniden ayağa kalkabileceğimize inanmamız çok zor olur.

Halbuki, ölüm dışında hiçbir deneyim filmin sonu değildir. Tam tersine, yeni başlangıçların çizgisidir zorluklar.

Kalbiniz ilk kırıldığında, bir daha kimseyi sevemeyeceğinize inanırsınız. Zamanla yeniden seversiniz, belki yeniden kırılırsınız ama vazgeçmezsiniz.

Gittiğiniz her iş görüşmesinden olumsuz yanıt aldığınız günler yaşıyorsunuz diye, hiçbir zaman dünyanın sonu gelmez. İş aramaya devam edersiniz. Doğru zamanda, doğru yerde olduğunuzda önceki hayalkırıklıklarınızı silip atan fırsatlar sunar size hayat.

Fiziksel engellerine rağmen sportif faaliyetlere katılan, olimpiyatlarda yarışan insanlara bir bakın. Onlar her sabah yataklarından kalkmak için bile çaba sarf ediyor ve başarılar elde ediyor ise hiçbir insanın kendini çaresiz, umutsuz, çözülmeyecek sorunlar içerisinde görme lüksü yoktur aslında.

Güzel günlere giden yolu yalnızca hayata karşı dimdik duranlar yürüyebilir.

P.S: Bu yazının fikrinin oluşmasında katkı sağlayan Sayın hocam Dr. Ali Osman TAŞLICA'ya enerji dolu, ilham kaynağı paylaşımları için teşekkür ederim.

12 Şubat 2014 Çarşamba

Fark et, hareket et!

Toplum içerisinde birey tek başına var olamaz. İnsanın sosyal bir varlık olmasından kaynaklanan bazı ihtiyaçları vardır. Bunların başında da başkaları tarafından fark edilmek ve onaylanmak yer alır. Zira, başkaları sizi fark etmiyorsa, varlığınızı kanıtlayamazsınız.

Dünyada 7 milyardan fazla insan var. Türkiye'nin nüfusu ise 2012 yılı sayımlarına göre 74 milyon'un üzerinde. Yalnızca İstanbul'da yaklaşık 14 milyon insan yaşıyor.

14 milyon insan arasında herkesin şahsi gündemleri, sorunları, beklentileri olduğu bir düzende, beni fark etmelerini nasıl sağlarım?

Fark edilmek istiyorsan, farklı olmalısın. Nedir seni özel kılan?

Hangi sektörde çalıştığınız hiç önemli değil, mutlaka sizinle aynı işi yapan başka insanlar var. Bazıları daha iyi, bazıları daha kötü yapıyor işlerini. Nihayetinde aynı işi yapıyor olsanız da, bazıları daha çok kazanırken, bazıları daha az kazanıyor sizden.

Sistemde farklı olduğunuzu kanıtlamak, fark edilmek ve tercih edilmek için, ilk olarak kendinizi çok iyi tanımanız gerekiyor.

Şirketler nasıl SWOT analizi yapıyorsa, aynı sistemi kendi üzerinizde de uygulayarak, yürüdüğünüz yolu aydınlatmayı, yaşamınızı güzelleştirmeyi başarabilirsiniz.


Şimdi, bir kağıt, bir kaleme ihtiyacınız var. (Maliyetler gayet düşük!)
Güçlü yanlarınızı listeleyin, dürüstçe!
Zayıf yanlarınızı listeleyin, acımasızca!
Elinizdeki fırsatları sıralayın, objektif olarak!
Karşılaşabileceğiniz tehlikeleri öngörün, realist bir şekilde!

Kağıda tüm özelliklerinizi döküp, içinde bulunduğunuz durumun artı ve eksilerini gördüğünüzde, değerlendirme aşaması başlıyor.

Sizi siz yapan özellikleriniz, sahip olduğunuz imkanlar ve karşılaşabileceğiniz riskleri değerlendirirken, insanların 'neden' sizinle çalışmak isteyip istemeyeceklerini de görmeye başlayacaksınız.

Hepimizin düzeltmesi gereken bazı özellikleri mutlaka var, zira hiç birimiz mükemmel değiliz. Lakin, kendimizi doğru tanırsak ve değişime&gelişime açık olursak, hayatta engel olarak gördüğümüz herşeyi teker teker ortadan kaldırabilecek güce sahip oluruz.

4 Şubat 2014 Salı

İnatçı keçi köprüyü geçer mi?

İki keçi köprüde karşılaşır. Keçilerde inat genetik ne de olsa, ikisi de diğerine yol vermek istemez zira kendince yol onun hakkıdır ve diğer keçinin geri giderek önünü açması gerekmektedir.

İkisinden biri geri adım atmadığı sürece de aynı noktada takılıp kalırlar. Ortam gerginleşir, ilerleme gerçekleşmez ve hatta iki keçi arasında çözülmesi imkansız sorunlar silsilesi başlar.

İnsanların da keçilerden bu noktada pek bir farkı yok sanki. Sırf inadı yüzünden kendine de, çevresine de zarar veren insanlar ile hepimiz tanışmışızdır. Uzlaşmaya sıcak bakmazlar. Varsa yoksa kendi bildiklerini yapmak-yaptırmaktır onlar için amaç.

Halbuki bazen geri adım atmak, hayata burnumuzun dikinden değil de, daha geniş açıdan bakmak gerekir.

Başlıktaki sorunun cevabı aslında biraz geri adım atmakla, uzlaşma yolu aramakla bağlantılı. Keçilerden biri diğerinden daha sağduyulu, daha mantıklı çıktığı takdirde, o köprü geçilir. Lakin, geri çekilen keçiyi yendiğini zanneden, aslında kaybedenin kendisi olduğunun farkına varmaz.

Artık pek çok hukuki konunun bile arabuluculuk yoluyla çözüldüğü, kişi ve kurumların ortayol bulmaya teşvik edildiği bir dönemde yaşıyoruz. İnatlaşarak zaman kaybetmek, yorulmak ve olumsuz duygularla yüklenmek yerine, biraz daha yapıcı çözümlere yönelmek daha akılcı değil mi?

24 Ocak 2014 Cuma

Bilgi paylaştıkça çoğalır (mı?)

İnsanların sahip oldukları şeyleri - oyuncak, kitap, kıyafet, vb. - paylaşma alışkanlıkları genellikle çocukluk döneminde şekillenir. Kardeşleriyle veya arkadaşlarıyla vakit geçiren çocuk, sahip olduklarını paylaşmayı öğrenir. "Bu yalnızca benim!" gibi bencilce söylemler geliştirdiğinde ailesi ve/ya öğretmenleri tarafından paylaşmanın önemi vurgulanırsa, örneklerle pekiştirilirse paylaşmanın ne güzel birşey olduğu, elindekini paylaşırsa karşısındaki insanları da mutlu edeceği öğrenilmiş olunur.

Zaman geçtikçe paylaşılmaması gerekenleri de öğrenir insan. Mesela şahsi bilgiler paylaşılmamalıdır çünkü bu bilgiler özeldir ve paylaşılması halinde problemler yaşanabilir.

Bir de sahip olduğu bilgiyi paylaşmanın oluşturabileceği tehlikeleri tecrübe eder insan. Kişinin kendi çabasıyla, okuyarak, araştırarak edindiği bilgi kıymetlidir. Emek harcamış, zamanını öğrenmek için kullanmıştır. Bu bilgiyi paylaştığı durumlarda harcadığı emeklerin bir karşılığı olması gerekmez mi?

Şahsen, bilginin paylaştıkça çoğaldığına, bu tür paylaşımlar sayesinde insanların birbirlerinden yeni bilgiler edinme imkanına kavuştuğuna inananlardanım. Yine de, hepimizin çevresinde art niyetli insanlar olduğunun da farkındayım - bizim özveri ile edindiğimiz bilgileri bir şekilde bizden edinip, kendi bilgisiymiş gibi sunan insanlar mesela.

Bu konuda kendimizi ve bilgimizi - çünkü bilgi bizim hazinemiz oluyor - korumanın bir yolu olmalı. Paylaşmamak çözüm değil, zira "bunları yalnızca ben biliyorum ve kimseye anlatmayacağım" diyorsak, başkalarının da o bilgilerden faydalanmasına izin vermiyorsak, neden öğrendik ki?

Dolayısıyla çözüm yine dikkatli olmakta yatıyor - kimlik bilgilerinizi, kredi kartı bilgilerinizi kiminle paylaşacağınıza nasıl dikkat ediyorsanız, okuyarak, çalışarak, saatler-günler harcayarak edindiğiniz bilgiyi de herkesle paylaşmamak gerekiyor.


13 Ocak 2014 Pazartesi

Sorumluluk Sahibi Sosyaller

Sosyal sorumluluk projesi denildiğinde aklınıza ne geliyor?

Varolan bir sorunun çözülmesine yönelik yürütülen, bütçesi belli, süresi belli çalışmalar, değil mi? Peki, sosyal sorumluluk projelerinde neden yer almalıyız? Bir mecburiyet durumu mu var?

Hayat koşturmacası içerisinde farkında olmadan bazı dengelere zarar veriyoruz.

Biz büyürken, yaşadığımız şehir büyürken, yaşam standartlarımızı yükseltme çabası içerisindeyken atık sularımızın nereye gittiğini, temiz su kaynaklarımızın ne durumda olduğunu düşünmüyoruz pek.
Ya da, iyi eğitim almış bireyler olarak iş hayatında kendimize bir yer edinmeye, edindiğimiz yerde tutunmaya çalışırken, 12 yıl eğitim zorunlu olduğu halde okulun kapısından giremeyen çocuklar pek aklımıza gelmiyor.
"Çocuk da yaparım, kariyer de!" derken, çocuk gelinler geliyor mu aklımıza? Henüz hayatı tanımaya fırsatı olmamışken, babası yaşında adamla evlendirilip, ardı ardına çocuk doğuran kız çocuklarımız var.

Kimseye yardım etmeye, birşeylerin olumlu yönde değişmesine katkı sunmaya yasal bir mecburiyetimiz yok. İşte bu noktada önem kazanıyor sosyal sorumluluk, çünkü insan sosyal bir varlık ve aslında hepimizin yaşadığımız dünyaya, ülkeye, doğaya ve beraber yaşadığımız insanlara karşı sorumluluklarımız var.

 Öyleyse buradan küçük bir çağrıda bulunuyorum. İlgi alanınıza hangi konu giriyorsa, o konu ile ilgili bir sosyal sorumluluk projesine dahil olun. Sokak hayvanlarına kötü davranıldığı için mutsuzsanız, bu konuda bir şeyler yapın. Çevremize sahip çıkmamız gerektiğine inanıyorsanız, çevre derneklerinin çalışmalarını takip edip, bunlarda rol alın. Eğitim olanaklarının eşit olmadığını biliyor ve dezavantajlı grupların da aktif eğitime katılımını arttırmak istiyorsanız, eğitim projelerinde gönüllü olun.

Oturduğumuz yerden üzülerek hiçbir şeyi çözmeyeceğini hepimiz biliyoruz. Öyleyse, harekete geçmenin tam zamanı!


5 Ocak 2014 Pazar

İletişebilenlerden misiniz?

Bir rivayete göre, iletişim çağında yaşıyoruz. İletişim teknikleri üzerine pek çok seminer düzenleniyor, insanlar sertifikalar ediniyor, "iletişim uzmanı" oluyor... yine de iletişim kurma konusunda sürekli, düzenli, göz göre göre hatalar yapmaya devam ediliyor.

Neden?

Öğrendiklerimizi uygulamaya dökmek bu kadar zor mu?

Karşımızdaki insanlarla doğru iletişim kurmak gereksiz bir uğraş gibi mi
geliyor?

Yoksa ego kurbanı mıyız?



Doğru iletişim kurmak çok önemli. Özel hayatın yanı sıra, iş hayatında beraber çalıştığımız kişilerle, yeni tanıştığımız kişilerle yanlış iletişim kurmak sadece işimize zarar vermekle kalmaz, kişilik algımızı da ciddi anlamda zedeler.

Hayatta edindiğim (ve çok önemli olduğunu düşündüğüm) bilgilerden biri şudur: Karşındakini asla aptal yerine koyma. 
Herkes aynı zeka seviyesine, bilgi hazinesine, tecrübeye ve görgüye sahip olmak durumunda değil. Yaşam şartlarımız, eğitim düzeylerimiz, kendimiz olma yolunda edindiğimiz deneyimler bizi etrafımızdakilerden farklılaştırır. Lakin, karşındakini aptal yerine koyarak herşeyi idare edebileceğini düşünmek asla akılcı bir tutum değildir. İnsanları idare ettiğini düşünmek ise yanılgıların en büyükleri arasında yer alır.

Doğru iletişim karşındakilere saygı duymakla başlar, ardından sabır gerektirir. Bir öğretmenin sahip olması gereken sakinlikle yaklaşmak gerekir insanlara çünkü ne demek istediğinizi, sizin beklentinizi ve kendisinin sorumluluklarını ilk anlattığınızda anlamayabilirler.
Kullanılan dil de çok önemli. İğneleyici konuşmalardan uzak durmak lazım. Toplum içerisinde "ben" dili itici olduğu kadar, dinleyiciyi konudan uzaklaştırıcı özelliğe de sahiptir.

Doğru iletişim kurabilmek, sağlıklı ilişkiler yaratabilmenin yapı taşını oluşturur ama çoğu zaman egonun sesinden mantığın sesi duyulmaz hale gelir.
2014 yılında küçük bir deneme yapın; egonuzu rafa kaldırın ve doğru iletişim kurmayı öğrenin.
Bakın neler kazanacaksınız!!